‘Tanrı’ Üretimi
Mustafa Ozan Seyfi
Celal Bayar Üniversitesi
Maliye Bölümü Mezunu
Friedrich Nietzsche, Tanrının ölümünü ilan ederken gayet erken davranmıştı ve stajyer bir doktor iyimserliğindeydi. Evet, onun bahsettiği manada Tanrı o gün de ölüydü, ama insanoğlunun yarattığı, süsleyip püslediği, imzasıyla kutsal kitaplar meydana getirip savaşlara sebep saydığı Tanrıları, o kadar büyük bir ‘şey’dir ki; onun ölümü de yaratılışı gibi uzun yılları, asırları kapsayan diyalektik bir ölüm olmalıdır, olmalıydı.
İnsanlık tarihinin ilk tanrılarına baktığımız zaman, henüz dünyada yeni bir varlık olan ve bir takım yetenekleri bulunan bir varlığın, gücünün yetmediği daha büyük bir varlığa, yani doğaya karşı bir anlam yükleme, hatta bir yüceltme çabası içerisinde olduğunu gözlemleriz. Çeşitli kültürlerde hâlâ izlerine rastlanabilen doğa tanrılarıdır bunlar: rüzgâr tanrısı, ay tanrısı, güneş tanrısı, yağmur tanrısı vs. İcat edilen bu ilk dönem tanrıları, insanoğlunun doğa kuvvetleri karşısındaki acziyetinin, zayıflığının eserleridir. Yağmur yağmazsa Yağmur Tanrılarına tapınıp ibadet ederek yağmur ister, çorak toprakları için Bereket Tanrısına yalvarır, dua eder. Bu açıdan o dönem tanrıları, türümüzün doğa ile ilk dirsek temasında bulundukları zemin üzerinden türetilmişlerdir.
Zamanla toplumsal kuvvetlerin değişmesi, köleciliğin, feodalizmin gelişmesi neticesinde Tanrı algısı da bu toplumsal devinimler karşısında egemenlik elde etmek, avantajlı bir belirlemek için türlü rollere bürünmüştür. Özellikle tek tanrılı, evrensel sömürüye elverişli, kitleleri kapsayacak denli fetihkâr dinlerin ve bu dinlerin bağlı olduğu ‘Tek Tanrı’ algısının ciddi bir şekilde kurumlaşması bu döneme rastlar. Bunda da diyalektik bir bakış açısıyla kolaylıkla açıklanabilecek bir durum vardır: Zamanla gelişen meşhur kâinat imparatorlukları, bu imparatorlukların sayıları o gün için muazzam derecede kalabalık olan orduları, savaş ve talanlardaki hikâyelerin abartılıp destanlaştırılması, en nihayetinde bu orduların başındaki efsanevi tek adamlar, liderler… Neronlar, Büyük İskenderler, Sezarlar vs. İnsan zihni en soyut resminde bile somutluktan faydalanır. Tek tanrılı dinlere, ek tanrıya evrilmede çağın gerektirdiği bu tip tek adamcılık anlayışının etkisi, diğer etkilerin yanında dağ gibi büyüktür.
Tek bir tanrının diğer bütün tanrıları yenip hükümranlığını ilan etmesiyle, ilk başlarda yeryüzünde gezinen ve adına doğa olaylarının adları verilen tanrılar, yerden göğe yükselmişlerdir bir bakıma. Artık yağmur yağdırma da, güneşi doğdurma da, ayı ikiye bölme de, fırtınalar koparma da, insanların kaderlerini şekillendirme de tek bir tanrının ellerinde toplanmıştır. Fakat bu tanrı, artık ayakları toprak üzerinde olan bir tanrı değildir, gökyüzüne yani insan için o dönemde ulaşılmaz olan, uğruna Babil Kulesi'nin inşa edildiği gökyüzüne çıkmıştır. Tabii bunda, teknik gelişmelerin yaşanmasıyla birlikte insan zihninin artık belli birtakım doğa olaylarını yorumlayabiliyor olmasının katkısı kaçınılmazdır. İnsan, artık hakkında fikir sahibi olduğu olayları bizzat tanrısıyla özdeşleştirmiyor, tanrısını daha uhrevi ve anlaşılması zor olan bir mertebeyle ödüllendiriyordu. Tanrısı artık bu kadar basit olaylarla sınırlandırılacak denli mikro bir tanrı olamazdı, olmamalıydı. Yarattığı yaratıcısının ufalması, kendi yeteneklerinin, dünyaya hâkim olma umudunun, şevkinin ufalması demekti. Tanrısı ne kadar ulaşılmazsa, kendisi de o kadar mükemmel bir varlık olacaktı.
İnsanın tanrısı da insan gibi düşünmeliydi, ona göre kurallar, yasaklar, mükâfatlar belirlemeliydi. İnsan için yaşam çok tatlı bir meşgaledir, sonuna gelmekten korkulan bir meşgale. İnsanoğlu ölümden, ölünce yaşanacak hiçlikten duyduğu korku ve endişe nedeniyle tanrısına cennetler, hatta cehennemler yarattırmıştır. (Cehennem algısı, insanoğlunun ölünce bir ‘hiç’ olmaktansa alevler içerisinde yanmayı kabul etmesi bakımından bana göre üzerinde özellikle durulması gereken bir konudur.) Böylece insanın doğasında var olan iyilik yapma ve kötülükte bulunma dürtüleri de tanrı katında ‘sevap’ ve ‘günah’ adı altında kategorize edilerek, sonu ödülle veya cezayla sonuçlanan bir tip çocuk oyununa dönmüştür.
Bu minvalde dikkat çekici bir diğer husus ise tanrının yazıp çizerek, elçiler ve kitaplar göndererek ortaya koyduğu bütün değer yargılarının, aslında ortaya çıktıkları toplumun normlarıyla birebir örtüşüyor olmasıdır. Yarattığımız tanrılar, kendi değer yargılarımızın, erdemlerimizin, iyi ve kötü huylarımızın tanrısıdır. Sokakta alkol alan birisini -belli toplumsal kalıntıların da etkisiyle- hoş görmediğimiz için tanrımız da bunu günah sayar. Hiç kimse sevdiği insan tarafından aldatılmak istemez; bu yüzden zina günahtır. Evlenmeden önceki cinsel birliktelik günahtır, çünkü anne babalar çocuklarının -özellikle de kız çocuklarının- evlenmeden biriyle birlikte olmasından dehşet duyarlar. Misal herhangi bir X toplumunda kız çocuklarının öğlen saat 12'de ip atlamaları ayıplanan bir şey olsaydı, söz konusu X toplumunun X tanrısı da bu ip atlama meselesini ayıplar ve günah sayardı. Tanrı günah dediği için insan günah demez, insan günah olmasını istediği için tanrı da ‘günah’ der.
Tanrının, özellikle de sayıca milyonların inandığı dinlerin yaratıcısı olan tanrının söylediği sözler, ortaya çıktıkları dönem için bile yeni şeyler değillerdir. Dünyanın en iyi ticari sınıflarına sahip olan Yahudilerin kitabında özellikle bu konuya özel bir önem verilmesi, İslam’dan önce bir ziyaret mekânı olan Kâbe'nin kutsal kitapta geçmesi vs. bunlar zaten bilinen, var olanların bir kaydı gibidirler. Marx'ın
‘İnsanların maddi yaşam koşullarını belirleyen onların bilinçleri değildir, bu maddi koşullar onların bilinçlerini belirler’
sözünde olduğu gibi, tanrı/tanrılar insanlara hiçbir zaman yeni argümanlarla gelmemiştir. Bu algının yapmış olduğu şey, olsa olsa o güne kadarki toplumsal normlar arasında, özellikle de ezen ve sömüren sınıflar için en kullanışlı olanlarının bir seçkisi, bir ‘antolojisidir’.