Tarihyazımında Barış Çerçevesine Yer Açmak: Barış Psikolojisi ve Tarihin Kesişiminde Bir Deneme


Ulaş Başar Gezgin
Prof. Dr.

Tarihe baktığımızda barışın sürekliliğini bozan genellikle iki tür olay var: Birincisi, iktidarını kaybetme ve/veya yıkılma; ikincisi ise savaşlar ve isyanlar. Osmanlı tarihyazımında barış antlaşmalarına genellikle duraklama devrinden başlayarak yer verildiği görülür. Aslında Osmanlı’nın bütün savaşlarından sonra en azından bir ateşkes antlaşması imzalanırdı. Ama söz konusu olan durum “fetih” olduğu için bu anlaşmalara tarihte yer verilmiyor. İşte tarihyazımındaki bu savaş çerçevesiyle hesaplaşmamız gerekiyor. Aynı durum, iç savaş olarak da kodlayabileceğimiz isyanlar için de geçerli. Savaşlar genellikle ne kadar toprak kazanıldığı üzerinden değerlendiriliyor; duraklama ile birlikte bu kez kayıplar öne çıkıyor. Barış antlaşmaları asla bir başarı olarak görülmüyor. Resmi tarihyazımında başarının ölçütü, savaşta kazanmak. Lozan Anlaşması’nın büyük oranda barışı sağladığı için övgüye değer olarak değerlendirilmesi gerekirken, onu yenilgi olarak gören yeni-Osmanlıcı tarih anlayışı, başka anlaşmalara gelince aynı iç tutarlılığı sergilemiyor.

 

Her Barış Adil Değil

Her bir ateşkes ya da barış antlaşmasıyla kaç yurttaşın daha ölmesinin engellendiğini tahmin etmek zor. Bu zorluk, antlaşmaların olumlu yönlerini gözden kaçırmamıza yol açabiliyor; ancak bu konuda bir kestirim yapmamız da şart. Bu kestirim için en güvenilir veri o zamana kadar savaşta ölenlerin sayısı olabilir. Barış antlaşmaları için başarı ölçütlerimizden biri, tarafları az çok mutlu eden adil bir barış olup olmaması ise (örneğin Sevr yerine Lozan); diğeri, antlaşmayla birlikte kaç yurttaşın daha ölmediği olabilir. Bu cümleden çıkarsanabileceği gibi, her barış, adil değildir. Adil olmayan barışlar genellikle uzun vadede yeni savaşlara yol açarlar. Bunun en klasik örneği, 1. Paylaşım Savaşı sonrasında Almanya’ya dayatılan Versailles (Versay) Barış Antlaşması’dır. Ünlü iktisatçı Keynes’in, İngiliz olmasına karşın, ağır koşullarına itiraz ettiği bu barış, Almanya’yı tazminatlar nedeniyle hiper-enflasyona, ağır yoksulluğa ve açlığa mahkûm etmiştir. Tarihin bir yasası olarak, olağanüstü koşullardan olağanüstü bir lider doğmuştur. Dünya güçlerinin sırtını çevirdiği Almanya, faşizme yönelecek, bu da yeni savaşlar getirecektir. Bu antlaşmaya karşı çıkan bir diğer isim Ho Çi Min olacaktı. Ho Amca, o sırada hiç tanınmayan bir göçmen olarak Vietnam’ın bağımsızlığı için antlaşmaya müdahil olmak isteyecek; ancak binaya girişine izin verilmeyecektir. Geçmişteki bu olaylarda da gördüğümüz gibi sömürgelere söz hakkı vermeyen bir barış antlaşmasının yeni savaşlara gebe olduğunu söylemek pekâlâ mümkündür.

Ölüm ve Yaşam Çerçeveleri

Şimdi tarihsel örneklere geçmeden, konunun psikolojik boyutuna bakalım: Bilişsel psikolojideki çerçeveleme (framing) araştırmaları, bizim buradaki tartışmamız için doğru bir adres olacaktır. Şöyle ki, insan zihninin, verinin sunulduğu çerçeveye göre farklı tutumlar aldığını birçok deneysel araştırma göstermektedir. Bunları buradaki barış tartışmamıza uyarlayacak olursak, şöyle bir deney deseni gözümüzün önüne gelecektir: Bir grup katılımcıya bir barış antlaşması senaryosu verilir. Bu senaryoya göre barış antlaşması imzalanırsa ülkede her 1000 kişiden 100’ü ölecektir. İmzalanmazsa daha fazla kişi ölecektir; ancak toplamda ne kadar kişinin öleceği bilinmemektedir. Diğer bir grup katılımcıya da yine aynı senaryo verilir; ancak bu kez, antlaşma imzalanırsa her 1000 kişiden 900’ünün sağ kalacağı söylenir. İmzalanmazsa, daha az kişi sağ kalacaktır; ama kaç kişinin sağ kalacağı kesin olarak bilinmemektedir.

Daha önce yapılmış olan çerçeveleme araştırmaları düşünülürse, ikinci grubun antlaşmaya daha sıcak bakması beklenir. Çünkü ikinci grup, antlaşmaya olumlu tarafından bakmaktadır. Ayrıca birinci gruptaki senaryo, ölümle ilgili duyguları ve düşünceleri tetikleyebilir ve buna bağlı olarak, olumsuz sonuçlar doğurması beklenir. Türkiye’de barış psikolojisi alanındaki araştırmalar yok denecek kadar az. Belki böyle bir çerçeveleme araştırması, farklı farklı çeşitlemeler ve uyarlamalarla (örneğin farklı ülkeler, farklı savaşlar, iç savaş vb.), örneğin yüksek lisans tezi olarak, mevcut boşluğu doldurmakta ilham verici bir sosyal-bilişsel psikoloji çalışması olabilir. Bu girişten sonra, şimdi, tarihteki barış antlaşmaları arasından birkaç öne çıkan örneğe odaklanalım.

Kalkınma için Barış Şart

Tarihte ilk barış anlaşması, İ.Ö. 2100’de iki Mezopotamya ülkesi arasında imzalanmıştır. Sınırlar konusunda antlaşmaya varılmış, böylece savaşa son verilmiştir. İkinci ve daha çok bilinen antlaşma, Kadeş Savaşı’ndan sonra İ.Ö. 1283’te Mısır ile Hititler arasında imzalanmıştır. Bugün ilk antlaşmaya ilişkin pek fazla bilgimiz olmasa da Kadeş Savaşı’nın bu iki büyük güç arasındaki sınır anlaşmazlığı nedeniyle çıktığını biliyoruz. Kadeş, Antakya’nın güneyinde kalıyor. Bu antlaşma, daha sonra daha kapsamlı bir dostane ilişki ortamını getiriyor. Firavun, bir Hitit prensiyle evleniyor. Firavun, böylece, savaşa ayıracağı kaynağı kendi ülke ekonomisi için harcıyor. Çeşitli altyapı projelerini ve tapınakları hayata geçiriyor. Buradan çıkaracağımız ders, kalkınma için barışın şart olduğudur.[1]

30-50 Yıllık, Bitimsiz Barışlar

Bu çok bilinen antlaşmadan sonra, çokça başka antlaşma var. Bunların tek tek ele alınması, bu yazının kapsamını aşacağı için seçerek ilerleyelim:

İ.Ö. 445-446’da Atinalılarla ve Spartalılar arasında imzalanan ve on beş yıl boyunca devam etmiş 30 Yıl Antlaşması dikkate değer bir antlaşmadır. İki tarafta da savaş yanlısı liderler bulunduğu düşünüldüğünde bu antlaşmanın 15 yıl sürmesine şaşmamak gerekir. Öyle ki bu durum bize, barış için liderlerin önemini göstermektedir.

İ.S. 532’de Bizans ile bir İran imparatorluğu olan Sasaniler arasında ‘Bitimsiz Barış’ adını taşıyan bir barış antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma ile taraflar birbirlerinin egemenliğini tanımış ve sınırlarını kabul etmişlerdir. Bugünkü Doğu Karadeniz ile Gürcistan’ın bir bölümünü kapsayan Lazica (Lazistan) bölgesi konusundaki anlaşmazlık nedeniyle son bulan antlaşma sadece sekiz yıl geçerli kalabilmiştir. Yine aynı iki güç arasında İ.S. 562’de bugünkü Mardin sınırları içerisinde 50 Yıllık Barış Antlaşması imzalanmış; böylece yirmi yıllık bir savaş son bulmuştur. Sasanilerin Lazica’dan çekilmesini de içeren bu antlaşma on yıl geçerli olmuştur. Sonrasında savaş tüm hızıyla yeniden başlamıştır.

Karşılıklı Çıkar Antlaşmaları

İ.S. 1082 tarihli Bizans-Venedik Antlaşması, Venediklilere ticarette birtakım ayrıcalıklar verilmesi karşılığında, Bizans’ın Venediklilerden düşmanlarına karşı destek sözü almasını içermektedir ve dolayısıyla özel bir antlaşmadır. Buna benzer bir antlaşmayı Bizans daha önce Bulgaristan ve Rusya’nın öncülü olan devletlerle yapmıştır. 1082’deki anlaşmanın uzun vadede kazanan tarafı Venedik olmuştur; çünkü ’düşmana karşı Bizans’a yardım etmeden ayrıcalık kazanmışlardır.

Haçlı Seferleri

3. Haçlı Seferi, Aslan Yürekli Rişar (1. Richard) ve Selahaddin’in imzacıları olduğu bir antlaşmayla son bulmuştur. 5. ve 6. Haçlı Seferleri’nin sonunda da birer anlaşma bulunmaktadır. Diğer bir deyişle, Haçlılar ve Müslümanlar hep savaşmamışlardır. Masaya da oturmuşlardır. Oysa tarihyazımında barışları değil savaşları öne çıkartılmaktadır.

Yüzyıl Savaşı

Avrupa’da, 14. ve 15. yüzyıllarda Yüzyıl Savaşı görülmektedir. Bu savaşın başlamasından 23 yıl sonra, bir antlaşma imzalanmıştır. Ateşkes 9 yıl sürmüş, ancak barışa evrilememiştir. Taraflar, savaşmaya kaldıkları yerden devam etmişlerdir. Savaş yaklaşık 100 yıl sonra bir tarafın galip gelmesiyle bitmiş; bir barış antlaşmasına gerek duyulmamıştır.

Bugün Geçerliliğini Koruyan En Eski Antlaşma

Tarihteki bugün geçerliliğini koruyan en eski antlaşma, 1373 İngiliz-Portekiz Barış Antlaşması’dır ve bu bir arkadaşlık antlaşmasıdır. Antlaşmanın maddeleri, “biz dostuz. Dostumun dostu dostumdur; dostumun düşmanı düşmanımdır,” gibi ifadeler içermektedir.

Birlik Antlaşması

1397 Kalmar Antlaşması, bir birlik antlaşması örneğidir. Buna göre, İsveç, Danimarka ve Norveç krallıkları, tek bir krallık altında, Kalmar krallığı altında birleşiyordu. Bu, ilk bakışta, halkların kardeşliği açısından olumlu gelebilir. Ancak, bu ülkelerde demokrasi değil krallık olduğu için, bu birleşme, üç krallığın tek bir krallıkta eritilmesi ve böylece bir kralın üç tahta birden hükmetmesi anlamına geliyordu. Birlik, İsveç’in 1523’teki ayrılışıyla, son bulmuştur.

Dünyayı İkiye Bölen Antlaşma

1494’te İspanya ile Portekiz arasında imzalanan Tordesillas Antlaşması, dünyayı iki sömürgeci güç için ikiye bölmüştür. Böylece, yeni ‘keşfedilen’ coğrafyalarda hangisinin kimin hakkı olduğu kavgası ortadan kalkmıştır. Antlaşmaya göre, Güney Amerika’nın çoğu, İspanya’nın olur. Daha sonraki antlaşmalarla ufak düzeltmeler yapılsa da diğer Avrupa sömürgeci güçleri, bu antlaşmayı tanımamıştır.

Avrupa Klasikleri

Avrupa güçleri, özellikle de İngiltere ve Fransa, İspanya ve Fransa ile İspanya ve Hollanda, Orta Çağ’dan yakın döneme kadar coğrafi anlaşmazlıklar nedeniyle sık sık savaşıp barışmaktadırlar. İskoçya da İngiltere’yle sürekli savaşıp barışan bir güçtür. Ayrıca, Avrupa bu dönemde din savaşlarının da arenası hâline gelmiştir. Barış antlaşması imzalansa da bozulup yeniden savaşın başladığı Avrupa’nın bu döneminde din savaşlarının dışında birçok taht kavgası ve iç savaş da görülmektedir. Bunların kimi, barış antlaşmasıyla sonlanırken, kimi de bir tarafın ezici bir biçimde üstün gelip barış antlaşmasına gerek duymamasıyla sona ermiştir…

Sömürgecilik dönemine gelindiğinde ise, bu kez Avrupa güçleri, önce başka ülkeleri sömürgeleştirmek için yerli ve yerel güçlerle savaşmış; sonra da sömürgeleri paylaşma noktasında anlaşamadıklarından kendi aralarında savaşmaya başlamıştır. Zaten 1. ve 2. Paylaşım Savaşları’nın çıkışı da buna bağlanmaktadır. Bu bitimsiz paylaşım savaşları, yeni yeni barışlar getiriyor olsa da kalıcı olmayı başaramamıştır.

Bu güçler arasına, tarihte bir deniz aşırı güç olmasa dahi kara gücü olarak Rusya’yı ve daha sonra güçlenen ABD ile Japonya’yı da katmamız gerekir. Günümüzde, bu paylaşım savaşlarının düşük dozda ve başka biçimlerde sürdüğünü görüyoruz.[2] Sömürgeci güçlerin kendi aralarında yüzlerce antlaşma yapılmıştır; bunlardan biri olan 1916 tarihli Sykes-Picot Antlaşması’yla sömürgeciler Orta Doğu’yu kendi aralarında paylaşmışlar ve böylece bugün hâlâ geçerli olan haritayı (İsrail dışında) oluşturmuşlardır. 20. yüzyılın ikinci yarısı ise, Soğuk Savaş’ın vekaleten savaşlarına (büyük güçlerin bizzat savaşmayıp destekçi devletleri üstünden savaşması) ve kimi durumlarda doğrudan savaşlarına (örneğin, Vietnam-Amerikan Savaşı) tanık olmuştur. Elbette bunlara ek olarak dünya ölçeğinde iç savaş, isyan ve darbe benzeri çatışmalar da eksik olmamıştır.

Osmanlı Barışları

Osmanlı, Bizans’ınkine benzer bir biçimde, 1416’da Venedik’le, Bizans imparatorunun da arabuluculuk yaptığı, ticarete ağırlık veren bir antlaşma imzalamıştır. Osmanlı ve Venedik, birbirlerinin egemenliklerini tanımış ve Osmanlı’nın hak iddia ettiği topraklar için Venedik, Osmanlı’ya haraç ödemeyi kabul etmiştir. Venedik bunun karşılığında ticarette çeşitli ayrıcalıklar elde etmiştir. Osmanlı’nın İstanbul’u aldıktan sonraki ilk antlaşması da Venedik’le olmuştur; antlaşmanın konusu, yine ticarette ayrıcalıklardır. 1479’da iki taraf arasında imzalanan bir diğer İstanbul (Konstantinopolis) Antlaşması ile iki güç arasında 15 yıl süren savaş son bulmuştur. Osmanlı genişleyip Venedik’in burnunun dibine kadar ilerleyince antlaşma, bir zorunluluk haline gelmiştir. Antlaşmaya göre, Venedik, Osmanlı’ya savaş tazminatı ve yıllık haraç ödemeyi kabul etmektedir. Osmanlı tarihinde İstanbul Antlaşması olarak anılan bir diğer antlaşma ise Osmanlı’nın güçlü zamanları olan 1533’te Osmanlı’yla Avusturya arasında imzalanmıştır. Avusturya, haraç ödemeye mahkûm edilmiş ve Avusturya kralı, Osmanlı padişahına değil vezirine denk sayılmıştır.

Gelelim Doğu’ya: Osmanlı, 1555’te İran Safevi Devleti’yle Amasya Barış Antlaşması’nı imzalamıştır. Bu antlaşmaya göre, Irak’ın büyük bir bölümü Osmanlı’da kalmaktadır. Ermenistan ve Gürcistan da taraflar arasında paylaşılmıştır. Antlaşma maddelerinde mezhep farklarına değinilmesi ve bunlardan hareketle birtakım taleplerin olması dikkat çekicidir. 1590’da yine aynı iki güç arasında Ferhat Paşa Antlaşması imzalanmıştır. Safevilerin iç karışıklık yaşadığı bir dönemde Osmanlı, İran topraklarına saldırmış ve Safeviler o sırada güçsüz olduklarından barışı koşulsuz olarak kabul etmişlerdir. Fakat ilerleyen yıllarda yeniden güçlerine kavuştuklarında, kaybettikleri toprakları geri almışlardır. 1603’te artık güçsüz olan taraf Osmanlı’dır. Hem Avrupa’da savaşlarla hem de içeride Celali ayaklanmalarını bastırmakla meşguldür. 1612’de Safeviler lehine bir antlaşma imzalanır: Nasuh Paşa Antlaşması. Bu antlaşmayla, İran, Kafkasya’daki topraklarını geri almıştır. Bu, Osmanlı’nın toprak kaybını kabul ettiği ilk antlaşma olarak tarihe geçmiştir. 1639’da imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması ise, bugün de geçerli olan Türkiye-İran sınırlarını belirlemiştir. Sonraki yıllarda Osmanlı-İran savaşları söz konusu olsa da, savaşlar aynı sınırlar üzerinden bir çözüme kavuşmuştur.

İlerleyen yıllarda, yavaş yavaş Osmanlı’nın Avrupa’da kayıpları başlamıştır. 1606 tarihli Zitvatorok Antlaşması’nda Avusturya arşidükü ilk kez Osmanlı padişahıyla eşit statüde olarak kabul edilmiştir. Bundan sonra gerisi çorap söküğü gibi gelmiştir ve Osmanlı için, barış antlaşmaları, 400 yıl boyunca, çaresiz kabul edilen bir durum olarak algılanmakta ve hemen hemen her zaman toprak kaybı anlamına gelmektedir. Bu da, Osmanlı tarihyazımında, neden barış antlaşmalarının olumlu olgular olarak gösterilmediği sorusunu yanıtlamaktadır.

Türkiye’nin Barışları

Ankara hükümetini tanıyan ilk ülke Ermenistan olmuştur. 1920’de Ankara’nın Ermenistan’la imzaladığı Gümrü Antlaşması, Ankara hükümetinin imzaladığı ilk antlaşmadır. Bu antlaşmayla birlikte, Osmanlı’daki barış antlaşmasının toprak kaybetmekle eşanlamlı olduğu dönem kapanmış ve bu tarihten sonra Türkiye hiçbir antlaşmada toprak kaybetmemiştir. Dolayısıyla, barışın anlamı da değişir, olumluya döner. Gümrü Antlaşması’nı, 1921’de Kars ve Moskova Antlaşmaları izlemiştir. Böylece Doğu Cephesi kapanmış ve Ankara, Anadolu’nun kurtuluşuna odaklanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde Lozan’dan sonra çok az sayıda barış antlaşması imzalanmıştır.

21. Yüzyıl Barışları

21. yüzyılın ilk barış antlaşmalarından biri, Suudi Arabistan’la Yemen arasında sınır anlaşmazlığını çözmek üzere imzalanmıştır. Bugün Yemen, Suudi Arabistan başta olmak üzere çeşitli güçler tarafından bombalanıyor. Bir diğer antlaşma ise, Makedonya ile Arnavut gerillalar arasında imzalanmıştır ve bugün bu çatışma son bulmuş durumdadır. Kuzey İrlanda için imzalanan antlaşmaların ardından çatışmaların sonlanması söz konusudur. Bunların dışında Afrika’nın çeşitli bölgelerinde barış görüşmelerine karşın şiddetli çatışmalar sürüyor. Ayrıca, Afganistan, bir diğer çatışma bölgesidir. Filipinler’de İslamcı ve Maocu gerillalarla devletin görüşmeleri pek ilerleme sağlanabilmiş değilse dahi sürüyor. Kırım’ı Rusya’nın topraklarına katan antlaşmayı çok az ülke tanıdı. Latin Amerika’da Kolombiya ve Meksika başta olmak üzere çeşitli örnekleri de not edebiliriz. Son olarak, Ortadoğu (daha doğrusu, coğrafi olarak Güneybatı Asya) kaynıyor. Hem Kürtlerin özgürlük talepleri hem de değişik biçimlerdeki İslamcı terörizmin güç kazanması, Suriye ve Irak başta olmak üzere bölge ülkelerini sıcak çatışmaların içine sürüklüyor.

Ateşkesten Barışa

Tarihteki savaşların çoğunda, barışın, iki tarafın da diğer tarafı yenemediğinde söz konusu olduğunu görüyoruz. Barış anlaşması ile ateşkesin (çatışmasızlık) aynı olmadıklarını da akılda tutmamız gerekiyor. Sözgelimi, Koreler arasında bir ateşkes antlaşması var; ama barış antlaşması imzalanmış değil. Barış, çok zorlu süreçler içeren ve savaş kurumlarının barışın kurumlarına evrilmesini gerektiren bir yönelim. Okul, yargı ve medya, ilk akla gelen savaş kurumları. Bu açıdan diyebiliriz ki, dünya tarihinde ‘barış antlaşması’ olarak sunulan antlaşmaların çoğu, barış değil ateşkes antlaşmalarıdır. Tarafların köklü reformlar ve hatta devrimler yapmasını gerektirmeyen ateşkeslerin, barış antlaşması olarak değerlendirilmemesi gerekir.

Hükmedenlerin Barışına Karşı Halkların Barışı

Yukarıdaki antlaşmaların çoğu, tarafların yöneticileri arasında imzalanmıştır. Önemli bir bölümü, ticaret antlaşmalarıdır. Halkların barışı için iki taraf halklarının temsilcilerinin de imzacı olması gerekir. Çeşitli eksiklikleri olmakla birlikte Kolombiya’daki barış süreci, çoğulculuğu dolayısıyla ve yöneticilerin ötesine geçip halkların barışına dönüşme çabası nedeniyle önemli bir adım olarak not edilebilir. Egemen sınıflar, halkları savaşa teşvik etmek için, halklar arasındaki farkları büyütüp düşmanlıkları körüklüyorlar. Onların dipten gelen barış dalgasına verdikleri hasarın, kısa sürede tamir edilebilecek gibi olmadığı söylenebilir.

Ya Kurtuluş Savaşları?

Savaşlar kötüdür. Ancak, bunun istisnaları da vardır: 19. ve 20. yüzyıllarda yeni bir savaş türü karşımıza çıkar: Bunlar kurtuluş savaşlarıdır. Bugün Latin Amerika ve Afrika’daki hemen hemen tüm ülkeler, bağımsızlıklarını kurtuluş savaşları sonucunda elde etmişlerdir. Bu nedenle, savaşın her türlüsünün kötü olduğunu söylemek doğru olmayacaktır.[3]

 

 

Devrimci Yenilgicilik

Öte yandan, savaşların, kurtuluş savaşları dışında, her zaman egemenlerin çıkarına ve halkların zararına olduğunu gözden kaçırmamamız gerekir. Lenin ve Bolşevikler, savaş çığırtkanı olan Menşeviklere ve Avrupa sosyal demokratlarına karşı barışı ve sivil ve silahlı itaatsizliği savunmuştur. Lenin ve Bolşeviklerin bu çıkışı, uluslararası sosyalist hareketi bölmüş ve zayıflatmıştır; bu, doğrudur. Ancak, aynı zamanda, sosyalist hareketin daha sağlam bir strateji gütmesini sağlamıştır. Savaş, Rusya örneğinde, devrimin öncülü olmuştur. Lenin’in önderliğindeki Bolşevikler, Rusya’nın savaşa katılmasına engel olamamış ancak, savaşa girildikten sonra ‘devrimci yenilgicilik’ görüşünü savunmuşlardır ki bu, ünlü Nisan Tezleri’nin belkemiğini oluşturmaktadır. Buna göre, Rusya’nın 1. Paylaşım Savaşı’nda alacağı bir zafer, ülkenin egemen ve gerici sınıflarını güçlendirecektir. Bunun için Rusya savaşta yenilmeliydi. Yenilgi, devrim için gerekli koşulları ortaya çıkaracaktı. Hem bu savaş, egemenlerin çıkarına olduğuna göre, 1. Paylaşım Savaşı, bir yurt savunması olarak değerlendirilemezdi.

Bolşevik strateji, asker kaçaklarının sayısını arttırdı; cephe terkleri sıradanlaştı. Gerçekten de, Bolşeviklerin öngördüğü gibi, savaşta alınan yenilgi, devrim için mükemmel koşullar oluşturmuş oldu. Türkiye sol hareketlerinde, bu tez, karşılığını bulmamıştır. Ancak, Osmanlı, 1. Paylaşım Savaşı’nda yenilmeseydi, cumhuriyet kurulamamış olacaktı. Bu da tarihsel bir gerçek. Diğer bir deyişle, Osmanlı’nın yenilgisi, Anadolu’da Bolşevik Devrimi için olmasa da, Cumhuriyet Devrimi için olabilecek en mükemmel koşulları sağlamış oldu. Savaş olmasaydı, ne saltanat ne halifelik kaldırılabilecekti… Bu tez daha kapsamlı bir biçimde tartışılmayı gerektiriyor.

Barış Psikologlarının Sorumluluğu

Bu tartışmalardan sonra, ülkemizde yaşananlara gelirsek, kendini barış yanlısı psikologlar olarak tarifleyen barış psikologlarının önemli bir görevi ve sorumluluğu olduğunu söyleyebiliriz: 7 Haziran’dan sonra düğmeye basılmışçasına yeniden savaşa başlamış olan taraflara, 30 yıldır bu sorunu şiddetle çözemediklerini anımsatmalıyız. Bu anımsatmayı, tek tarafa değil, iki tarafa da yapmalıyız. Kim tarafından yapılırsa yapılsın, her bir saldırıyla, barıştan da bir o kadar uzaklaşıyoruz. İşin aslı, son şiddet olaylarından sonra 90’lardan bile geriye düşmüş durumdayız. Barış psikologları olarak, bilim dalımızın bilgi ve bulgularıyla desteklenmiş bir biçimde, en güçlü ikna yollarıyla, iki tarafı da bir otuz yıl daha savaşmanın kendilerine bir faydası olmayacağına inandırmalıyız. Yalan değil, iki taraf da kaybediyor. Öyleyse, aslında bizim yapmamız gereken, iki tarafı da gerçekçi olmaya davet etmek olacaktır.

Bu yazıda, çerçeveler konusuna odaklandık, tarihten çeşitli antlaşmaları ele aldık ve barış ve savaş kavramlarını sorguladıktan sonra barış psikologlarının ülkemizdeki sorumluluğu konusuna yöneldik. Şu, çok açık: Yapılacak çok iş var. Bu yazı, yeni çalışmalar için az da olsa bir ilham vermişse, işlevini yerine getirmiş demektir.


[1] Kuşkusuz, eski Mısır, sınıflı bir toplum. Burada ‘kalkınma’dan kasıt her zaman olumlu olmak zorunda değil.

[2] Bu yazıda, kapsamı geniş tutup yazıyı daha da uzatmamak için, özellikle Avrupa ve çevresine odaklandık. Oysa diğer coğrafyalar da elbette incelenmeye değer.

[3] Ayrıca, bu savaşların kiminin sonunda barış antlaşması yapılmış-ken (örneğin, Endonezya, 1949), kiminde yapılmamıştır (örneğin, Vietnam, 1975).


[i] Bu yazı, yazarın yakında yayınlanacak olan Savaş Ne Zaman Biter? Barış, Psikoloji, Sanat, Tarih ve Uzak Coğrafyalar Üzerine Denemeler adlı kitabında yer almaktadır.