Teori-Merkezli ve Sonuç-Merkezli Araştırma Pratikleri: Evrimsel Psikoloji Çerçevesinde Bir Derleme


Sezer Rengiiyiler
Ege Üniversitesi
Yüksek Lisans Öğrencisi


“Rev. William Paley’in 1802’de yayımlanan ve Yaratıcının varlığının kanıtı olarak gösterilen insan bedeninin mükemmelliği üzerine örneklerin ele alındığı Natural Theology’de ileri sürülen savlar, evrimciler arasında her zaman alaya alınmıştır. Ancak, evrimin tutkulu yandaşları sıklıkla benzer bir yanlışa düşerek bitkilerin ve hayvanların bütün ilginç özelliklerini evrimin gücüyle açıklamaya çalışıyor. Bunların bir bölümü doğrudur; fakat her türlü özelliğin evrimden kaynaklandığını varsaymak bilimsel bir tutumdan çok teoloji olur. Evrimin yeteneklerini ve başarısını açıklamak için böylesi bir inanca gereksinmemiz yok.”

Steve Jones (2018, s. 143)

Giriş

Psikoloji araştırmalarının teori-merkezli mi yoksa sonuç-merkezli bir yapıya mı sahip olması gerektiğine ilişkin tartışmalar, yaklaşık 40 yıl gibi uzun bir zaman dilimine tarihlenmektedir. Özellikle, teori tarafından yönlendirilen araştırma pratiğinin, doğrulama yanlılığına ve dogmatik bir bilim anlayışına yol açtığına yönelik argümanlar, bu tartışmanın ana odağını oluşturmaktadır. Bu derlemede ise, teori-merkezli ve sonuç-merkezli araştırma yönelimlerinin, psikoloji biliminin meta-teorisi olma iddiasıyla ortaya çıkan evrimsel psikoloji içerisinde nasıl bir konum edindiği incelenecektir. Sonrasında, adaptasyonist program özelinde, teori-merkezli evrimsel psikoloji araştırmalarına yöneltilen başlıca eleştiriler özetlenecek ve psikoloji biliminin bu kadim tartışması ile bağlantı kurulacaktır.

Teori-Merkezli ve Sonuç-Merkezli Araştırma Pratikleri

Teoriden tümdengelim yöntemiyle test edilebilir hipotezler türetme yaklaşımı (hypothetico-deductive approach), bir bilimsel araştırma sürecinin nasıl bir dizge izlemesi gerektiğinin sınırlarını çizmektedir (Kerr, 1998). Teorilerin, incelenen fenomenlerin neden ve nasıl mevcut hâlinde bulunduğunu aydınlatma ve tikel veriler arasında bütünlük kurma işlevleriyle araştırma sürecinin öncelikli bileşeni olduğu vurgulansa da (Greenberg ve ark., 1988), teoriyi merkeze almanın araştırma sürecini sekteye uğratan pek çok pratiği de beraberinde getirdiği savunulmaktadır (Greenwald ve ark., 1986). Öyle ki, belli bir teorinin sadık savunucuları konumunda bulunan araştırmacılar, elde ettikleri bulgular ile temel aldıkları teorinin tahminleri arasında tutarsızlık saptadığında muhafazakâr bir tutum benimsemekte ve teorinin öngördüğü bulgulara ulaşıncaya dek araştırmalarını yeniden ve yeniden (daha önce kullanılan prosedürleri revize ederek) gerçekleştirme yoluna gitmektedir (Greenwald ve ark., 1986). Bu noktada, belirli bir paradigma içerisinde bilimsel faaliyetlerini sürdüren bilim insanlarının, ortak sosyal psikolojik süreçlerle hareket ettiğine ve doğrulama yanlılığına (confirmation bias) kapılmalarının kaçınılmaz olduğuna vurgu yapan Thomas Kuhn’a kulak vermek yerinde olacaktır:

Dalga uzunluğu ölçümlerinde olduğu gibi, daha başlamadan önce neredeyse en ücra ayrıntısına kadar sonucu bilinen deney çoktur. Ortalama beklenti oranı ise bunun biraz daha altındadır. Kabul etmek gerekir ki, Coulomb’un ölçümleri ters kare yasasına pekâlâ uymayabilirdi. Öte yandan, kompres yoluyla ısı kazanma konusunda çalışanlar, mümkün olan sonuçların her birine eşit şans tanımak durumundaydılar. Ama bu örneklerde bile, beklenen ve dolayısıyla benimsenebilir sonuçların kapsamı, hayal gücünün erişebileceği kapsama kıyasla daha dardı. Bu anlayışa göre, herhangi bir girişimin vardığı sonuç bu dar kapsamın içinde bir yerde değilse, hüküm gayet basittir: Başarısız bir araştırma. Yani kusur doğada değil bilim insanında aranır (2015, s. 110).

Greenwald ve Ronis (1981) ise, teori ile bulgular arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanan bu çelişkiyi (disconfirmation dilemma), bulguları raporlamak yerine araştırmayı yeniden yürütmekle çözen araştırma pratiğinin, teoriyi test etme (kendisinden türetilen hipotezler aracılığıyla) amacı taşımadığını ve döngüsel bir biçimde kendisini doğrulayan bir yapıya sahip olduğunu dile getirmektedir. Hâl buyken, akademik dergilerde yayınlanmak üzere raporlanan araştırmaların, elde edilen bulguların oldukça sınırlı bir alt kümesini içerdiği (çoğunlukla teori tarafından öngörülebilen) ve incelenen fenomenin/fenomenlerin gerçekliğini yansıtmayan aşırı genelleştirilmiş bir niteliğe sahip olduğu ifade edilmektedir (Landy ve ark., 2020).

Teori-test etme ve teori-doğrulama pratikleri arasında bulunan ince çizgiyi, Popper (2019) tarafından kavramsallaştırılan dogmatik ve eleştirel yöntem karşıtlığı üzerinden okumak da mümkündür. Herhangi bir bilimsel disiplinin, yanlışlanabilirlik (falsifiability) ilkesi üzerine temellenen eleştirel bir yöntem benimsediği ölçüde ilerleme kaydedebileceğinin altını çizen Popper, teorik beklentilerle tutarlı bulgular elde edene dek araştırmalarını sürdüren ve dogmatik bir yöntem ile karakterize olan araştırma pratiğini ise sahtebilim (pseudoscience) olarak nitelendirmektedir. Buna karşın Kuhn (2015), aykırılıklarla karşılaşan araştırmacıların döngüsel bir strateji benimsemesini, bilimin paradigmatik yapılanmasının doğal bir sonucu olarak ele almakta ve söz konusu doğrulama yanlılığını ‘olağan bilimin bulmaca çözmesi’ olarak tanımlamaktadır (s. 112). Ne var ki, araştırma sürecinin gereksindiği kaynakların (örn., zaman, enerji, maddi kaynaklar), aşırı genelleştirilmiş bulgularla karakterize ‘bulmaca çözümüne’ vakfedilemeyecek denli değerli olduğunu savunan kimi bilim insanları (Greenwald ve ark., 1986), teorinin araştırma sürecinin merkezi konumunda bulunmaması gerektiğini ve sonuç-merkezli (result-centered) bir araştırma pratiğine geçildiği takdirde yukarıda aktarılan yapısal sorunların çözüme kavuşacağını dile getirmektedir.

Sonuç-merkezli araştırma pratiğinin, teori-merkezli araştırma pratiğinden hangi noktalarda farklılaştığı gözden geçirildiğinde, koşul arama yöntemi ve desen yaklaşımı olmak üzere iki temel araştırma stratejisi dikkat çekmektedir (Greenwald ve ark., 1986). Bu stratejilerden ilki, teori-merkezli araştırma yönelimi tarafından elde edilen bulguların ‘hangi koşullar altında’ ortaya çıktığını saptamak suretiyle aşırı genelleştirilmiş çıkarımların önüne geçme amacı taşımaktadır. İstatistik terimleriyle ifade edilecek olursa, teori-merkezli araştırma pratiğinin gözler önüne serdiği ana etkinin hangi faktörlerle etkileşim hâlinde olduğunun tespit edilmesi ve bulguların daha rafine getirilmesi hedeflenmektedir. Öte yandan ikinci stratejide, teorinin öngörüleriyle uyumlu olmayan bulgulara ‘hangi koşullar altında’ ulaşılabildiğini tespit etme gayesi güdülmektedir. Desen yaklaşımının diğer bir kullanım biçiminde ise, teorik beklentilerin aksi yönüne işaret eden hipotezlerin sınanması ve istatistiksel anlamlılığın tam tersine çevrilmesi söz konusudur.

Greenwald ve Pratkanis’e göre (1988), sonuç-merkezli araştırma yönelimini karakterize eden ve birbirini tamamlayıcı nitelikte olan bu iki strateji, teoriyi araştırma sürecinin merkezinde konumlandıran yaklaşıma içkin problemleri çözüme kavuşturacak ve daha randımanlı bir bilimsel ilerlemenin yolunu açacaktır. Derlemenin devamında, teori-merkezli ve sonuç-merkezli araştırma pratiklerinin evrimsel psikoloji araştırmalarındaki akıbeti masaya yatırılacaktır. Bu doğrultuda, ilk olarak, evrimsel psikoloji araştırmalarının nasıl bir dizgede yürütülmesi gerektiğinin çerçevesini çizen hiyerarşik yapılanmayı özetlemek yerinde olacaktır.

Evrimsel Psikoloji Araştırmalarının Hiyerarşik Yapısı

Biyoloji biliminin Evrim Teorisi öncesi ve sonrasındaki durumu; yerleşmiş bir teorinin, bir bilimsel disiplin içerisinde üretilen birbirinden kopuk veriler arasında anlamlı bir bütünlük oluşturmaya muktedir olduğuna işaret etmektedir. Evrimsel biyolog Theodosius Dobzhansky’nin (1973) de ifade ettiği üzere:

Evrimin ışığı olmaksızın biyoloji bir veriler yığınıdır. Bunların bazıları ilginç veya merak uyandırıcı olabilir; ancak hiçbir bütüncül anlamı yoktur (s. 129).

Benzer bir biçimde; psikolojinin kavramsal bir kargaşa içerisinde olduğu, alt alanların birbirinden yalıtılmış bir şekilde çalıştığı ve ampirik bulgu yığınları arasında bağlantı kuracak teorik altyapının mevcut olmadığı saptamalarında bulunan evrimsel psikologlar; evrimsel psikolojinin, psikoloji bilimi içerisinde bir meta-teori işlevi görme kapasitesinde olduğunu dile getirmişlerdir (Tooby ve Cosmides, 1992). Ortaya çıkış aşamasındaki bu temel amaç, evrimsel psikolojinin, teoriyi araştırma sürecinin tam merkezinde konumlandırdığına kanıt niteliğindedir. Nitekim araştırma süreci için zaruri görülen hiyerarşik yapılanma da evrimsel psikolojinin, teori-merkezli araştırma pratiğine sıkı sıkıya bağlı olduğunun (belki de psikolojinin hiçbir alt alanının olmadığı kadar) göstergesidir.

Söz konusu hiyerarşik yapılanmanın ilk basamağında, Hamilton (1964) tarafından Kapsayıcı Uyum Başarısı Teorisi (Inclusive Fitness Theory) biçiminde revize edilen doğal seçilim yoluyla Evrim Teorisi (Darwin, 2017) yer almaktadır. Ne var ki, evrimsel psikoloji araştırmalarında test edilecek hipotezler, doğrudan Genel Evrim Teorisi’nden türetilmemektedir. Bunun yerine, Genel Evrim Teorisi’nin sağkalım, eşleşme, akrabalık, ebeveynlik gibi yaşamın özgül alanlarına uygulanması sonucunda geliştirilen ara-düzey teoriler (middle-level theories) ikinci basamağı teşkil etmekte ve bu teoriler, üçüncü basamak olan test edilebilir hipotezlerin üretimine kaynaklık etmektedir (Buss, 1995; Lewis ve ark., 2017). Dördüncü ve son basamak ise, hipotezlerden ampirik tahminlerin türetilmesini içermektedir. Bu yapılanmayı evrimsel psikoloji araştırmaları üzerinden örneklendirmek, araştırma basamakları arasındaki ilişkinin somutlaştırılması adına faydalı olacaktır.

Darwin’in (2019) Cinsel Seçilim Teorisi özelinde, Genel Evrim Teorisi’nin eşleşme dinamiklerine uyarlanmasını içeren Ebeveyn Yatırımı Teorisi (Parental Investment Theory; Trivers, 1972), evrimsel psikoloji araştırmalarında sayısız hipotezin türetildiği bir ara-düzey teori olarak dikkat çekmektedir. Bu teori, eşleşmenin hemen ardından yeni gametler üretebilecek fizyolojik kapasiteye sahip olan cinsiyetin eşleşme havuzundaki (mating pool) konumunu koruyacağı; buna karşın yavruya yapılan fizyolojik yatırımı üstlenen (örn., vücut içi gebelik ve emzirme) ve üremek için ihtiyaç duyduğu gametleri üretme hızı diğer cinsiyete oranla yavaş olan cinsiyetin eşleşme havuzuna uzun bir süre boyunca geri dönemeyeceği üzerine temellenmektedir (Trivers, 1972). Ebeveyn Yatırımı Teorisi’nden türetilen hipotezlerin başında, insan türünün cinsiyetleri arasında bulunan söz konusu asimetrik seçilim baskıları sonucunda, erkeklerin eşleşme havuzunda yer alan az sayıdaki kadın için rekabet edip eş seçim süreçlerinde titiz olmayan bir strateji izleyeceği; buna karşın çok sayıda erkek arasından seçim yapma olanağına sahip olan kadınların ihtiyatlı bir strateji benimseyeceği gelmektedir (Buss ve Schmitt, 1993). Bu hipotezden türetilen spesifik tahminlere örnek olarak ise, erkeklerin kısa süreli eşleşmelere girme ve cinsel partner çeşitliliğini arttırma motivasyonlarının kadınlara kıyasla daha yüksek olacağı (Clark ve Hatfield, 1989; Schmitt, Shackelford ve Buss, 2001) ve bağlanma niyeti söz konusu olduğunda kadınların muhafazakâr bir tepki yanlılığı benimseyecekleri (Haselton ve Buss, 2000) verilebilir.

Ebeveyn Yatırımı Teorisi aracılığıyla somutlaştırıldığı üzere, oldukça çeşitli yöntemlerle sınanmaya elverişli hipotezlere ve bu hipotezlerden türetilen sayısız ampirik tahmine kaynaklık eden ara-düzey teoriler evrimsel psikoloji araştırmalarına kılavuzluk etmektedir (Buss, 2019). Ara-düzey teorilerin araştırma sürecinde oynadığı kilit rolün ortaya konmasının ardından, teori-merkezli ve sonuç-merkezli araştırma pratiklerinin, evrimsel psikoloji araştırmalarının hiyerarşik yapılanması içerisinde kendisine nasıl yer bulduğundan bahsedilecektir.

Evrimsel Psikolojide Teori-Merkezli Araştırma Pratiği

Önceki bölümde örneklendirilen araştırma basamakları teori-merkezli bir araştırma pratiğini karakterize ediyor olsa da evrimsel psikolojide teori-merkezli bir araştırma yürütmek için gerekli olan iki temel aşama ayrıntılandırılmalıdır. Bu aşamalardan ilki, bir adaptif problemin tespit edilmesidir (Buss, 2019). Adaptif problem, bir organizmanın içerisinde yer aldığı türün evrimsel tarihi boyunca sürekli tekrar eden ve o organizmanın hayatta kalma ve üreme başarısını etkileyen koşulları ifade etmektedir (Tooby ve Cosmides, 1990). Türümüz atalarının karşılaşageldiği adaptif problemler incelendiğinde; yırtıcılardan kaçınmak, bulaşıcı hastalıklardan korunmak, eş cezbetmek, sadakatsizliği önlemek, yiyecek ve su kaynaklarına erişmek, başatlık hiyerarşilerinde üst basamaklara tırmanmak, iş birliği yapmak ve koalisyonlar oluşturmak başta olmak üzere geniş bir adaptif problem havuzu göze çarpmaktadır (Lewis ve ark., 2017).

Bu geniş havuz içerisinde hangi adaptif problemin araştırma konusu edinileceği kararını kolaylaştıran iki önemli etmen dikkat çekmektedir. İlk olarak; antropoloji, jeoloji, primatoloji, paleontoloji ve biyoloji gibi pek çok disiplinin, avcı-toplayıcı atalarımızın yaşam koşullarına ilişkin kıymetli bilgiler sağladığı görülmektedir (Tooby ve Cosmides, 1992). İkincisi ise, ara-düzey teorilerin bizzat kendisidir. Zira bu teoriler hâlihazırda, atalarımızın hayatta kalma ve üreme başarısını etkilemiş olan adaptif problemlerin yaşamın hangi özgül alanlarını kapsadığını tanımlamaktadır (Buss, 1995). Örneğin adaptif problemlerin tespitinde en sık başvurulan ara-düzey teorilerden biri konumunda bulunan Akraba Seçilimi Teorisi’ne göre (Kin Selection Theory; Hamilton, 1964), belirli bir yardımın; yardım verene kaybettirdiği uyum başarısı yeterince düşükse, yardım alana kazandırdığı uyum başarısı yeterince yüksekse ve yardım alanla yardım veren arasındaki gen ortaklığı yeterince yüksekse, yardım davranışını tetikleyen diğerkâmlık geni bir sonraki kuşağa aktarılır. Bu doğrultuda, bedeli yüksek yardımlar daha yakın akrabalara, bedeli düşük yardımlar ise daha uzak akrabalara yapılmalıdır (Dawkins, 2019). Bu teoriden hareketle, evrimsel süreç boyunca mevcudiyetini koruyan önemli adaptif problemlerden birinin, kıt kaynakların yakın akrabalara tahsis edilmesi olduğu ifade edilmektedir (Curry, 2016).

Adaptif problemin tespit edilmesinin akabinde, teori-merkezli araştırma sürecinin ikinci aşamasına geçilmelidir. Bu aşamada, saptanan adaptif problemi çözmek üzere desenlenmiş psikolojik bir adaptasyonun önerilmesi söz konusudur (Lewis ve ark., 2017). Bu sırada, mevzubahis psikolojik adaptasyonun özgül bileşenlerini (örn., algısal, duygusal, bilişsel, davranışsal) ve hangi adaptif problemi çözmek adına özelleştiğini detaylandırma olanağı sağlayan görev analizi (task analysis) kilit bir rol oynamaktadır (Tooby ve Cosmides, 1990). Görev analizi; bir evrimleşmiş psikolojik mekanizmanın hangi girdilerle tetiklendiği, bu girdilerin hangi algoritmik işlemleme süreçlerinden geçtiği (girdilerin çıktılara dönüştürüldüğü karar aşaması) ve nasıl çıktılar ürettiğine ilişkin özgül hipotezlerin geliştirilmesinde son derece verimli bir araç olarak öne çıkmaktadır (Buss, 2019). Ancak hangi özgül dizayn özelliklerine (design features) sahip olduğu ortaya konmadığı müddetçe, söz konusu psikolojik adaptasyonun tespit edilen adaptif problemi çözmek üzere özelleşip özelleşmediğini saptamak mümkün olmayacak ve görev analizi yarım kalacaktır. Bu doğrultuda, önerilen psikolojik adaptasyonun alana-özgü (domain-specific) bir şekilde işlev görüp görmediğinin ve çeşitli bağlamsal ipuçları (örn., sosyal, kültürel) karşısında nasıl tetiklendiğinin (örn., aktivasyon düzeyinde artış ya da azalış) incelenmesi, olası alternatif açıklamaların ortadan kaldırılması adına oldukça önem arz etmektedir (Lewis ve ark., 2017).

Şimdi, evrimsel psikolojide teori-merkezli bir araştırma gerçekleştirmek için şart koşulan iki temel aşama Davranışsal Bağışıklık Sistemi (Behavioral Immune System) araştırmaları üzerinden örneklendirilecektir. İnsanlar da dâhil olmak üzere pek çok türün, evrimsel tarihleri boyunca, yüksek virülansa sahip mikroplar tarafından enfekte olduğu ve hayatta kalma mücadelesi verdiği bilinmektedir (Tooby, 1982). Özellikle sıtma, uyku hastalığı, çiçek, kızamık ve şistozomiyaz başta olmak üzere birçok bulaşıcı hastalığın, yüzlerce yıldır türümüzde görüldüğü aktarılmaktadır (Crawford, 2019; Williams ve Nesse, 1991). Bu bilgiler ışığında, patojen mikroplardan kaynaklı bulaşıcı hastalıklardan kaçınmanın, avcı-toplayıcı atalarımız için muhakkak çözülmesi gereken bir adaptif problem teşkil ettiği ifade edilmektedir (Ridley, 2010). Böylelikle, ilk aşama olan adaptif problemin tespit edilmesi görevi yerine getirilmiştir.

Vücut içerisinde yer alan enfeksiyöz ajanları tespit etme ve gerekli fizyolojik savunma mekanizmalarını harekete geçirmek adına desenlendiği aşikâr olsa da bağışıklık sisteminin önemli sınırlılıklar barındırdığı dikkat çekmektedir (Murray ve Schaller, 2016). Bu sınırlılıklardan en önemlileri, bağışıklık tepkilerinin maliyetli yapısı (Baracos, Whitmore ve Gale, 1987) ve doğası gereği reaktif olması, diğer bir ifadeyle yalnızca enfeksiyon gerçekleştikten sonra aktivasyon göstermesidir (Schaller, 2015). Buradan hareketle, hastalık yapıcı ajanlar tarafından enfekte olmadan önce işlev gören ve maliyetli bağışıklık tepkilerinin tetiklenmesini mümkün mertebe önleyen davranışsal savunmaların birçok tür için adaptif getiriler sağlayacağı ve bu savunmaları harekete geçiren bir psikolojik adaptasyonun varlığının akla oldukça yatkın olduğu vurgulanmaktadır (Schaller ve Park, 2011). Böylelikle araştırmacılar, bulaşıcı hastalıklardan kaçınmayı sağlamak adına özelleşmiş psikolojik bir adaptasyon önererek ikinci aşamaya geçiş yapmışlardır.

O hâlde, söz konusu psikolojik adaptasyonun; girdi, işlemleme ve çıktı aşamalarındaki özgül bileşenleri ve dizayn özellikleri ortaya konmalıdır. İlk olarak, yırtıcılar ve saldırgan türdeşler gibi pek çok tehdidin; büyüklük, konum, hareket, niyet gibi ipuçları ile ilişkili olduğu; buna karşın bulaşıcı hastalıklara doğrudan işaret eden algısal ipuçlarının mevcut olmadığı dikkat çekmektedir. Bu doğrultuda, öne sürülen psikolojik adaptasyonun, enfeksiyon riskini yüzeysel bir biçimde çağrıştıran algısal ipuçlarını baz aldığı (gerçek enfeksiyon riskine ilişkin tanısal bir değeri olmayan ancak türe-özgü morfolojiden sapmaya işaret eden muhtelif ipuçları) ve başta tiksinme duygusu (Fessler, Eng ve Navarrete, 2005) olmak üzere, çeşitli bilişsel (dikkat yapışması için bkz. Ackerman ve ark., 2009) ve davranışsal (uyma için bkz. Murray ve Schaller, 2012) tepkiler üretme kapasitesine sahip olduğu gözler önüne serilmiştir. Öte yandan, mevzubahis motivasyonel sistemin alana-özgü bir çalışma prensibi barındırdığı, yani yüksek uyarılmışlık düzeyine sahip diğer tehditler karşısında tetiklenmediği (Bradley ve ark., 2001) ve enfeksiyon riskine işaret eden bağlamsal ipuçlarının varlığında daha yoğun tepki üretme eğiliminde olduğu (Ackerman ve ark., 2009) tespit edilmiştir. Böylece, evrimsel psikolojide teori-merkezli araştırma pratiğinin nasıl bir dizge izlediği somut hâle getirilmiştir. Takip eden bölümde ise, sonuç-merkezli araştırma pratiğinin yapısı aktarılacaktır.

Evrimsel Psikolojide Sonuç-Merkezli Araştırma Pratiği

Sonuç-merkezli yahut gözlem-merkezli araştırma yönelimi, bir adaptif problemin tespit edilmesi ve bu adaptif problemin çözümünü sağlayan psikolojik adaptasyonun önerilmesi de dâhil olmak üzere, teori-merkezli araştırma yönelimiyle pek çok ortak yön barındırmaktadır (Buss, 2019). Fakat bu iki yönelim arasındaki temel fark, araştırma sürecinin bir fenomenin (örn., psikolojik, fizyolojik, davranışsal) gözlenmesi ile başlayıp başlamadığıdır. Söz konusu fenomenlere ilişkin gözlemler çok çeşitli kaynaklardan gelme potansiyeline sahiptir. Bu kaynaklara örnek olarak; insan beyninin büyüklüğü (Muthukrishna ve ark., 2018), eşcinsellik (Savolainen ve Hodgson, 2016), sosyal kimlik (Park ve van Leeuwen, 2015), ritüeller (Legare ve Watson-Jones, 2016), müziğin evrenselliği (McDermott, 2008) ve kadın orgazmı (Puts ve Dawood, 2006) verilebilir.

Gözlemlerin gerçekleştirilmesinin ardından, araştırmacıların bir çeşit tersine görev analizi (reverse task analysis) yürütmesi gerekmektedir. Bu noktada, gözlenen fenomenin altında hangi psikolojik adaptasyonun yattığı ve bu adaptasyonun hangi adaptif probleme yanıt olarak desenlendiği masaya yatırılmakta ve böylelikle, sonuç-merkezli araştırma pratiği ile teori-merkezli araştırma pratiği bir araya gelmektedir (Lewis ve ark., 2017). Tersine mühendislik (reverse engineering) yahut fonksiyondan-yapıya (function-to-form) yaklaşımı olarak nitelendirilen bu süreç, araştırmacıyı teori-merkezli yönelimin başlangıç aşamasına götürmekte ve araştırmacı, gözlediği fenomenin adaptif fonksiyonuna yönelik hipotezlerini test etmektedir (Tooby ve Cosmides, 1992).

Sonuç-merkezli araştırma pratiğinin işleyişini elle tutulur hâle getirmek adına, eşcinselliğin evrimini konu alan çalışmalardan bahsetmek yerinde olacaktır. Doğal seçilimin işleyişi göz önünde bulundurulduğunda, eşcinselliğin Darwinyen bir paradoks teşkil ettiği açıktır. Zira bireylerin üreme başarısı üzerinde adaptif olmayan sonuçlar doğurmasına karşın (bkz. Schwartz ve ark., 2010; Vasey, Parker ve VanderLaan, 2014), eşcinsel yönelime yol açan genetik varyantların popülasyon içerisindeki varlığını nasıl koruduğu merak uyandırıcıdır (Vasey ve VanderLaan, 2015). Eşcinsel yönelimin insan türünde hatırı sayılır bir yaygınlığa sahip olduğu gözleminden hareket eden ve tersine görev analizi gerçekleştiren Wilson (1975), bu fenomenin adaptif fonksiyonunu Akraba Seçilimi Teorisi (Hamilton, 1964) temelinde aydınlatma girişiminde bulunmuştur. Buna göre eşcinsel bireyler, genetik açıdan yakın akrabalarının uyum başarılarına katkıda bulunmak suretiyle, kendi uyum başarılarını dolaylı yoldan (inclusive-fitness) artırmakta ve eşcinsel yönelimin altında yatan genetik varyantlar popülasyondaki mevcudiyetini korumaktadır.

Bir grup araştırma, eşcinsel yönelimin kökeninde bulunan adaptif fonksiyonun akraba seçilimi olup olmadığını sınamak adına, Güney Pasifik’teki Samoa ülkesinde yaşayan ve biyolojik cinsiyeti erkek olan androfilik (yetişkin erkeklere yönelik cinsel çekim duyan) fa’afafine yerlilerini incelemiştir (Vasey ve VanderLaan, 2015). Bu araştırmaların birinde, jinefilik (yetişkin kadınlara yönelik cinsel çekim duyan) erkeklere kıyasla fa’afafine’lerin, erkek kardeşlerinin çocuklarına yönelik daha diğerkâm davranışlar sergilediğini ortaya koymuştur (Vasey, Pocock ve VanderLaan, 2007). Benzer sonuçlara androfilik kadınlarla yapılan karşılaştırmalar sonucunda da ulaşılmış ve fa’afafine’lerin, kız kardeşlerinin çocuklarına yönelik daha yüksek düzeyde diğerkâmlık gösterdiği tespit edilmiştir (Vasey ve VanderLaan, 2009). Bu araştırmalar, evrimsel psikolojide sonuç-merkezli bir araştırma pratiğinin içerdiği aşamaları göstermesinin yanı sıra, teori-merkezli araştırma süreci ile olan benzerliklerini ve farklılıklarını ortaya koyması bakımından da örnek teşkil etmektedir.

Şimdi ise, sonuç-merkezli araştırma yönelimini karakterize eden araştırma stratejilerinin (koşul arama yöntemi ve desen yaklaşımı), evrimsel psikoloji araştırmalarında kendisine nasıl yer bulduğu örneklendirilecektir. Hatırlatmak gerekirse; koşul arama yöntemi, teori-merkezli araştırma pratiği ile uyumlu bulguların hangi özgül koşullar ile etkileşim hâlinde olduğunu ortaya koyma stratejisi olarak tanımlanmaktadır. Buna karşın desen yaklaşımı, teorik beklentilerle tutarsız olan bulguların hangi koşullar altında elde edilebildiğini saptama stratejisi olarak öne çıkmaktadır (Greenwald ve ark., 1986).

Koşul arama yöntemini somutlaştırmak adına; Maner, Gailliot ve DeWall (2007) tarafından gerçekleştirilen bir çalışmayı özetlemek yerinde olacaktır. Teori-merkezli evrimsel psikoloji araştırmalarında, eş seçim dinamiklerine ilişkin hipotezlerin türetildiği birincil kaynağın Cinsel Stratejiler Teorisi (Sexual Strategies Theory; Buss ve Schmitt, 1993) olduğu görülmektedir. Bu teoriyi temel alan ampirik çalışmalar; kadınların eş değeri fizyolojik durumları ile belirlendiğinden, eş seçim süreçlerinde erkeklerin yüksek üreme değerine işaret eden ve fiziksel çekicilik algısı ile ilişkili olan özellikleri (örn., gençlik, sağlık ve doğurganlık) öncelediğini; buna karşın erkeklerin eş değerinin ekonomik esenlikleri tarafından belirlenmesi nedeniyle, kadınların fiziksel çekiciliğe erkekler kadar önem atfetmediği ve kaynakları kontrol etme kapasitesi ile ilişkili özellikleri (örn., yaş ve başatlık) daha fazla öncelediğini gözler önüne sermiştir (bkz. Buss ve Schmitt, 1993). Bu teorik beklentinin algısal süreçler üzerinde geçerli olup olmadığını sınamak adına gerçekleştirilen söz konusu çalışmada, erkek katılımcıların dikkatinin fiziksel olarak çekici karşı cins kişilerin fotoğraflarına daha fazla yapıştığı; lakin benzer bir dikkat yapışması farklılaşmasının kadın katılımcılar için mevcut olmadığı saptanmış ve bulguların Cinsel Stratejiler Teorisi ile tutarlı olduğu görülmüştür (Maner ve ark., 2007). Ne var ki, erkek katılımcıların kısıtlanmış bir sosyoseksüel yönelime sahip olup olmamalarının, yani kısa süreli eşleşmelere girme motivasyonlarının yüksek düzeyde olup olmamasının, eldeki bulgular ile etkileşim hâlinde olduğu ortaya konmuştur. Benzer şekilde, kadın katılımcıların mevcut romantik ilişkilerinde güvensizlik hissedip hissetmemelerinin de bulgular üzerinde düzenleyici bir etkiye sahip olduğu tespit edilmiştir. Böylelikle, Cinsel Stratejiler Teorisi’nden köken alan ana bulgunun genelleştirilebilirlik düzeyi azaltılmış ve koşul arama yönteminin evrimsel psikoloji çalışmalarında nasıl işlediği gözler önüne serilmiştir.

Desen yaklaşımını ise, Sugiyama (2004) tarafından yürütülen ve Ekvator’da yaşayan Shiwiar yerlilerinin eş seçim dinamiklerinin incelendiği çalışma ile örneklendirmek mümkündür. Koşul arama stratejisi örneğinde aktarıldığı üzere, erkekler yüksek üreme değerine işaret eden özellikleri fiziksel açıdan çekici olarak değerlendirmekte ve eş seçim sürecinde bu özelliklerden ödün vermemektedir (Schmitt, 2014). Söz konusu özellikler arasında en belirgin olanlardan biri hem sağlıklılık hem de doğurganlık ile yüksek düzeyde ilişkili olan düşük bel-kalça oranıdır (Singh, 1995). Bu doğrultuda, erkeklerin eş tercihinin, toplam vücut ağırlığından bağımsız bir biçimde 0.7 ve çeperindeki bel-kalça oranına sahip kadınlara yöneldiği pek çok defa ortaya konmuştur (bkz. Furnham, McClelland ve Omar, 2003; Singh, 1993). İdeal bel-kalça oranına yönelik eş tercihleri Cinsel Stratejiler Teorisi ile oldukça tutarlı olsa da söz konusu çalışma, teorik beklentilerle uyumsuz sonuçları ortaya çıkaran özgül koşullardan birini gözler önüne sermiştir. İlk olarak, vücut ağırlığı ve bel-kalça oranı bağımsız olarak değerlendirildiğinde, Shiwiar erkeklerinin düşük bel-kalça oranına sahip figürleri tercih ettiği saptanmış ve teorik öngörülerle tutarlı sonuçlara ulaşılmıştır. Ne var ki, vücut ağırlığı ve bel-kalça oranı birlikte değişimlendiğinde, tercihlerin bel-kalça oranından bağımsız olarak yüksek vücut ağırlığına sahip figürlere meylettiği bulunmuştur (Sugiyama, 2004). Böylece, vücut ağırlığının etkisi devreye girdiğinde, teorik olarak öngörülen etki ortadan kalkmış ve desen yaklaşımının işleyiş yapısı belirgin hâle getirilmiştir.

Teori-Merkezli Araştırma Pratiğine ve Adaptasyonist Programa Yönelik Eleştiriler

Teori-merkezli ve sonuç-merkezli araştırma yönelimlerinin derlenmesinin ardından, adaptasyonist programın baskınlığı temelinde, evrimsel psikolojinin teori-merkezli-araştırma biçimine yöneltilen eleştiriler aktarılacaktır. Açıktır ki, psikoloji biliminin meta-teorisi olma iddiasıyla yola koyulan evrimsel psikoloji, son birkaç on yıllık süreçte yaptığı atılımı güçlü bir teorik temele sahip olmasına borçludur. Zira Genel Evrim Teorisi’nin yaşamın özgül alanlarına uyarlanması sonucunda geliştirilen ara-düzey teoriler, sayısız hipotezin test edilmesine olanak sağlamaktadır. Öyle ki, sonuç-merkezli bir evrimsel psikoloji araştırması, teori-merkezli araştırma pratiğinin iki temel aşamasını yerine getirmediği müddetçe, noksan olarak nitelendirilmektedir (Lewis ve ark., 2017). Bu çerçevede, araştırma sürecinde teoriye başvurdukları aşama açısından bu iki pratiğin farklılaştığı görülse de tüm evrimsel psikoloji araştırmalarının teori güdümünde gerçekleştirildiği aşikârdır. Tam da teorinin bu denli merkezi bir rol oynaması ve hipotezlerin türetildiği ara-düzey teorilerin yalnızca adaptasyonist açıklamalara mahal vermesi nedenleriyle, eleştiri oklarının evrimsel psikolojiye yöneldiği göze çarpmaktadır (Gould, 1991). Lakin bu eleştirileri özetlemeden önce, adaptasyonun ne olduğunu ve adaptasyonist programı tanımlamak önem arz etmektedir.

Adaptasyonlar, bir türün atalarının evrimsel süreç boyunca karşı karşıya kaldığı fiziksel, kimyasal, ekolojik, enformasyonel ve sosyal çevre tarafından tetiklenen problemleri çözmek üzere doğal seçilim tarafından desenlenen özellikler olarak kavramsallaştırılmaktadır (Tooby ve Cosmides, 1990, s. 384). Adaptasyonist program ise, doğal seçilimin kadir-i mutlak bir güce sahip olduğu ve organik yapıları, olası alternatifler arasında en ideal biçimiyle şekillendirdiği düşüncesi üzerine temellenmektedir. Bu düşünceyi içselleştirmiş araştırmacıların, doğal seçilimin etkisini sınırlayan faktörleri (örn., anatomik, nörofizyolojik ve gelişimsel sınırlılıklar) ve evrimsel sürecin diğer ürünlerini (örn., yan-ürün ve rastgele etkiler) fazlasıyla göz ardı ettiği görülmektedir (Gould ve Lewontin, 1979).

Lloyd (2013), adaptasyonist düşüncenin metodolojik bir kestirme yol sağladığını ve araştırmacıların, daha araştırmanın başlangıç aşamasında inceledikleri fenomenin adaptasyon olduğu varsayımıyla hareket ettiğine dikkat çekmektedir. Benzer bir stratejinin, skolastik orta çağ düşüncesini de karakterize ettiği ünlü analitik filozof Bertrand Russell’ın (2019) şu sözünden çıkarsanabilir: “Oysa orta çağ düşüncesinde çıkış noktası olan en genel ilkeler, bilimde en son varılacak sonuçlardır” (s. 15). Teori-merkezli bir araştırma gerçekleştirmek için şart koşulan iki temel aşamasıyla (adaptif problemin tespiti ve gerekli psikolojik adaptasyonun önerilmesi), evrimsel psikolojinin de benzer bir döngüsel kestirme stratejisini teşvik ettiği aşikârdır. Özellikle araştırma sorularının (X fenomeninin adaptif fonksiyonu nedir?) yalnızca fonksiyonel bir açıklama temelinde aydınlatılabilecek olması, araştırmacıları bariz bir biçimde doğrulama yanlılığına sevk etmektedir. Böylece, evrimsel sürecin diğer çıktılarına ilişkin hipotezlerin sınanması söz konusu dahi olmamaktadır (Lloyd, 2013). Öyle ki, önerdikleri adaptif fonksiyon ile ilgili hipotezleri desteklenmediğinde, araştırmacılar başka bir adaptif fonksiyona ilişkin yeni hipotezler geliştirmekte ve bu döngüsel araştırma süreci bir nevi ‘hikâye anlatıcılığı’ biçimine bürünmektedir (Gould ve Lewontin, 1979).

Açık bir biçimde görülmektedir ki, evrimsel psikoloji araştırmalarının bu nitelikleri, Popper (2019) tarafından tanımlanan dogmatik bilimsel yöntem ile büyük ölçüde örtüşmektedir. Keza Lloyd (2013) da adaptasyonist programın doğası gereği kendini doğrulayıcı olduğunu ve adaptif bir fonksiyona işaret etmeyen açıklamaların sıfır hipotezi muamelesi gördüğünü ifade etmektedir. Bu durumda, adaptasyonist programın alternatifinin ne olduğu sorusunu sormak kaçınılmazdır. Gould (1991), evrimsel psikologlara, doğal seçilime bir Tanrı rolü atfetmemelerini ve bizzat Darwin’in de sahip olduğu çoğulcu yaklaşımı benimsemelerini önermektedir. Zira çoğulcu bir açıklama repertuarına sahip olunduğu takdirde, aşırı adaptasyonizmin tahrip edici etkilerinin asgari düzeye ineceği ve böylelikle, insan zihni ve davranışlarının evrimsel kökenlerinin, dogmatik kalıplara sokulmaksızın tüm karmaşıklığıyla incelenebileceği vurgulanmaktadır (Gould, 1991; Gould ve Lewontin, 1979).

Kaynaklar

Ackerman, J. M., Becker, D. V., Mortensen, C. R., Sasaki, T., Neuberg, S. L. ve Kenrick, D. T. (2009). A pox on the mind: Disjunction of attention and memory in the processing of physical disfigurement. Journal of Experimental Social Psychology, 4f5(3), 478-485.

Baracos, V. E., Whitmore, W. T. ve Gale, R. (1987). The metabolic cost of fever. Canadian Journal of Physiology and Pharmacology, 65(6), 1248-1254.

Bradley, M. M., Codispoti, M., Sabatinelli, D. ve Lang, P. J. (2001). Emotion and motivation II: sex differences in picture processing. Emotion, 1(3), 300-319.

Buss, D. (2019). Evolutionary psychology: The new science of the mind. New York: Routledge.

Buss, D. M. (1995). Evolutionary psychology: A new paradigm for psychological science. Psychological Inquiry, 6(1), 1-30.

Buss, D. M. ve Schmitt, D. P. (1993). Sexual strategies theory: An evolutionary perspective on human mating. Psychological Review, 100(2), 204-232.

Clark, R. D. ve Hatfield, E. (1989). Gender differences in receptivity to sexual offers. Journal of Psychology and Human Sexuality, 2(1), 39-55.

Crawford, D. H. (2019). Ölümcül yakınlıklar: Mikroplar tarihimizi nasıl şekillendirdi? (G. Koca, Çev.). İstanbul: Metis Yayıncılık.

Curry, O. S. (2016). Morality as cooperation: A problem-centred approach. T. K. Shackelford ve R. D. Hansen (Ed.), The evolution of morality içinde (ss. 27-51). Switzerland: Springer.

Darwin, C. (2017). Türlerin kökeni: Doğal seçilim yoluyla türlerin kökeni (B. Kılıç, Çev.). İstanbul: Alfa Yayınları.

Darwin, C. (2019). İnsanın türeyişi (B. Kılıç, Çev.). İstanbul: Alfa Yayınları.

Dawkins, R. (2019). Gen bencildir (T. T. Bilgin, Çev.). İstanbul: Kuzey Yayınları.

Dobzhansky, T. (1973). Nothing in biology makes sense except in the light of evolution. The American Biology Teacher, 35(3), 125-129.

Fessler, D. M., Eng, S. J. ve Navarrete, C. D. (2005). Elevated disgust sensitivity in the first trimester of pregnancy: Evidence supporting the compensatory prophylaxis hypothesis. Evolution and Human Behavior, 26(4), 344-351.

Furnham, A., McClelland, A. ve Omer, L. (2003). A cross-cultural comparison of ratings of perceived fecundity and sexual attractiveness as a function of body weight and waist-to-hip ratio. Psychology, Health & Medicine, 8(2), 219-2304.

Gould, S. J. ve Lewontin, R. C. (1979). The spandrels of San Marco and the Panglossian paradigm: A critique of the adaptationist programme. Proceedings of the royal society of London. Series B. Biological Sciences, 205(1161), 581-598.

Gould, S. J. (1991). Exaptation: A crucial tool for an evolutionary psychology. Journal of Social Issues, 47(3), 43-65.

Greenberg, J., Solomon, S., Pyszczynski, T. ve Steinberg, L. (1988). A reaction to Greenwald, Pratkanis, Leippe, and Baumgartner (1986): Under what conditions does research obstruct theory progress. Psychological Review, 95, 566-571.

Greenwald, A. G. ve Pratkanis, A. R. (1988). On the use of "theory" and the usefulness of theory. Psychological Review, 95, 575-579.

Greenwald, A. G. ve Ronis, D. L. (1981). On the conceptual disconfirmation of theories. Personality and Social Psychology Bulletin, 7(1), 131-137.

Greenwald, A. G., Pratkanis, A. R., Leippe, M. R. ve Baumgardner, M. H. (1986). Under what conditions does theory obstruct research progress? Psychological Review, 93, 216-229.

Hamilton, W. D. (1964). The genetical evolution of social behaviour, I, II. Journal of Theoretical Biology, 7, 1-52.

Haselton, M. G. ve Buss, D. M. (2000). Error management theory: A new perspective on biases in cross-sex mind reading. Journal of Personality and Social Psychology, 78(1), 81-91.

Jones, S. (2018). Neredeyse bir balina (L. C. Yılmaz, Çev.). İstanbul: Ginko Bilim.

Kerr, N. L. (1998). HARKing: Hypothesizing after the results are known. Personality and Social Psychology Review, 2, 196-217.

Kuhn, T. (2015). Bilimsel devrimlerin yapısı (N. Kuyaş, Çev.). İstanbul: Kırmızı Yayınları.

Landy, J. F., Jia, M. L., Ding, I. L., Viganola, D., Tierney, W., Dreber, A., … ve Ly, A. (2020). Crowdsourcing hypothesis tests: Making transparent how design choices shape research results. Psychological Bulletin. Advance online publication.

Legare, C. H. ve Watson‐Jones, R. E. (2016). The evolution and ontogeny of ritual. D. Buss (Ed.), The Handbook of Evolutionary Psychology, Volume 2: Integrations, 2 içinde (ss. 829-847). Hoboken, NJ: John Wiley ve Sons.

Lewis, D. M., Al-Shawaf, L., Conroy-Beam, D., Asao, K. ve Buss, D. M. (2017). Evolutionary psychology: A how-to guide. American Psychologist, 72(4), 353.

Lloyd, E. A. (2013). Stephen J. Gould and adaptation: San Marco 33 years later. Stephen J. Gould: The Scientific Legacy içinde (ss. 21-35). Milano: Springer Milan.

Maner, J. K., Gailliot, M. T. ve DeWall, C. N. (2007). Adaptive attentional attunement: Evidence for mating-related perceptual bias. Evolution and Human Behavior, 28(1), 28-36.

McDermott, J. (2008). The evolution of music. Nature, 453(7193), 287-288.

Murray, D. R. ve Schaller, M. (2012). Threat (s) and conformity deconstructed: Perceived threat of infectious disease and its implications for conformist attitudes and behavior. European Journal of Social Psychology, 42(2), 180-188.

Murray, D. R. ve Schaller, M. (2016). The behavioral immune system: Implications for social cognition, social interaction, and social influence. Advances in Experimental Social Psychology, 53, 75-129.

Muthukrishna, M., Doebeli, M., Chudek, M. ve Henrich, J. (2018). The Cultural Brain Hypothesis: How culture drives brain expansion, sociality, and life history. PLoS Computational Biology, 14(11), e1006504.

Park, J. H. ve van Leeuwen, F. (2015). Evolutionary perspectives on social identity. V. Zeigler-Hill, L. L. M. Welling ve T. K. Shackelford (Ed.), Evolutionary perspectives on social psychology içinde (ss. 115-125). Switzerland: Springer.

Popper, K. (2019). Bilimsel araştırmanın mantığı. (İ. Turan ve İ. Aka, Çev.). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Puts, D. A. ve Dawood, K. (2006). The evolution of female orgasm: Adaptation or byproduct? Twin Research and Human Genetics, 9(3), 467-472.

Ridley, M. (2010). Kızıl kraliçe: Cinsellik ve insan doğasının evrimi (E. Yücesoy, Çev.). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Russell, B. (2019). Din ile bilim (A. Göktürk, Çev.). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Savolainen, V. ve Hodgson, J. A. (2016). Evolution of homosexuality. T. K. Shackelford ve V. A. Weekes-Shackelford (Ed.), Encyclopedia of evolutionary psychological science içinde (ss. 1-8). Switzerland: Springer.

Schaller, M. (2015). The behavioral immune system. D. Buss (Ed.), The handbook of evolutionary psychology, (2. baskı) içinde (ss. 206-224). New Jersey: John Wiley & Sons.

Schaller, M. ve Park, J. H. (2011). The behavioral immune system (and why it matters). Current Directions in Psychological Science, 20(2), 99-103.

Schmitt, D. P. (2014). Evaluating evidence of mate preference adaptations: How do we really know what Homo sapiens sapiens really want? Evolutionary perspectives on human sexual psychology and behavior içinde (ss. 3-39). New York, NY: Springer.

Schmitt, D. P., Shackelford, T. K. ve Buss, D. M. (2001). Are men really more ‘oriented’ toward short-term mating than women? A critical review of theory and research. Psychology, Evolution & Gender, 3(3), 211-239.

Schwartz, G., Kim, R. M., Kolundziji, A. B., Rieger, G. ve Sanders, A. R. (2010). Biodemographic and physical correlates of sexual orientation in men. Archives of Sexual Behavior, 39, 93-109.

Singh, D. (1993). Adaptive significance of female physical attractiveness: role of waist-to-hip ratio. Journal of Personality and Social Psychology, 65(2), 293-307.

Singh, D. (1995). Female health, attractiveness, and desirability for relationships: Role of breast asymmetry and waist-to-hip ratio. Ethology and Sociobiology, 16(6), 465-481.

Sugiyama, L. S. (2004). Is beauty in the context-sensitive adaptations of the beholder?: Shiwiar use of waist-to-hip ratio in assessments of female mate value. Evolution and Human Behavior, 25(1), 51-62.

Tooby, J. (1982). Pathogens, polymorphism, and the evolution of sex. Journal of Theoretical Biology, 97(4), 557-576.

Tooby, J. ve Cosmides, L. (1990). The past explains the present: Emotional adaptations and the structure of ancestral environments. Ethology and sociobiology, 11(4-5), 375-424.

Tooby, J. ve Cosmides, L. (1992). Psychological foundations of culture. J. Barkow, L. Cosmides ve J. Tooby (Ed.), The adapted mind: Evolutionary psychology and the generation of culture içinde (ss. 19–136). New York, NY: Oxford University Press.

Trivers, R. L. (1972). Parental investment and sexual selection. B. Campbell (Ed.), Sexual selection and the descent of man: 1871- 1971 içinde (ss. 136-179). Chicago: Aldine.

Vasey, P. L. ve VanderLaan, D. P. (2009). Materteral and avuncular tendencies in Samoa: A comparative study of women, men and fa’afafine. Human Nature, 20, 269–281.

Vasey, P. L. ve VanderLaan, D. P. (2015). Evolutionary Developmental Perspectives on Male Androphilia in Humans. V. Zeigler-Hill et al. (Ed.), Evolutionary Perspectives on Social Psychology içinde (ss. 333-346). Switzerland: Springer.

Vasey, P. L., Parker, J. L. ve VanderLaan, D. P. (2014). Comparative reproductive output of androphilic and gynephilic males in Samoa. Archives of Sexual Behavior, 43, 363–367.

Vasey, P. L., Pocock, D. S. ve VanderLaan, D. P. (2007). Kin selection and male androphilia in Samoan fa’afafine. Evolution and Human Behavior, 28, 159–167.

Williams, G. C. ve Nesse, R. M. (1991). The dawn of Darwinian medicine. The Quarterly Review of Biology, 66(1), 1-22.

Wilson, E. O. (1975). Sociobiology: The new synthesis. Cambridge: Belknap.