Tiksinti ve Duygusal Bellek: Akademik Bir Deneme
Sinem Söylemez
Celal Bayar Üniversitesi, Psikoloji Bölümü, Dr. Öğr. Üyesi.
Bu deneme yazısında tiksinti duygusuna ilişkin (en azından şimdilik) kanıtlanma ihtiyacı duymayan ama kanıtlardan yola çıkarak sahip olduğum fikirlere ve birikimlere yer verdim.[1] Doktora sürecimde ve sonrasında üzerine deneyler yürütmüş olmanın yanı sıra, bu duygu benim için kişisel bir merak, belki de bir gizem konusu diyebilirim. Bu yazıyı akademik bir metinden ayıran ve deneme niteliği kazandıran da bu öznelliktir. Ayrıca akademik metinlerde yer alan bilgilerin içerdiği katılık ve spesifiklik bu yazıların sadece sınırlı bir kesim tarafından okunmasına neden oluyor. Bu sebeple, bu yazı daha sade bir biçimde tiksinti duygusunu tanıtma ve bellek ile ilişkisini inceleme amacındadır. Bu amaçla ilk olarak tiksinti duygusu ele alınmış, devamında ise tiksinti ve bellek ilişkisi detaylandırılmıştır.
Tiksinti
Kısaca bir tanım yapacak olursak, tiksinti, patojenlerden kaçınma fonksiyonuna sahip olan temel bir duygudur. Aynı zamanda ahlaki, cinsel uzantıları olan karmaşık bir duygu olduğunu belirtmek gerekir. Kendisine has özellikleri olan tiksintinin en karakteristik özelliği bulaşıcı bir yapıya sahip olmasıdır. Daha açık bir ifadeyle, tiksinç nesne temas ettiği nesnelere tiksinti değeri kazandırmaktadır. Durum temasla da sınırlı kalmamakta, sırf tiksinç bir nesneye benzediği için hiçbir patojen içermemesine veya patojen içeren nesne ile temas etmemesine rağmen bazı nesneler de tiksinti uyandırabilmektedir. Örneğin, bazıları için jelimsi yapısından dolayı bamya yemeği yemek zordur ve bu sümüksü yapı aslında bamyanın kendi özünün patojen içermesi ile ilgili bir mesaj vermemektedir. Fakat söz konusu olan tiksinti olunca en küçük temaslar veya benzerlikler, aslında tamamen nötr, hatta pozitif yapıya sahip bir nesnenin özünü bozabilmekte ve tiksinç hâle getirmektedir. Belki siz de kendi deneyimlerinizden yola çıkarak bu tür örnekler bulabilirsiniz.
Diğer temel duygulardan (korku, mutluluk, öfke, şaşırma, üzüntü) farklı olarak tiksinti insana özgü bir duygu olarak değerlendirilmektedir. Eğer bu noktada, aklınıza, sevmediği bir yiyeceği kokladığı esnada kusma tepkisi veren kedi-köpek sahneleri geliyorsa hayvanların verdiği bu tepkilerin tiksinti değil, tiksintinin ilkel versiyonu olan tat beğenmeme olarak adlandırıldığını belirtmek isterim. Tat beğenmeme, tiksintinin köklendiği ve sonradan daha karmaşık bir hâl aldığı basit bir tepkidir. Bebekler beğenmedikleri veya bozulmuş bir yiyecek yediklerinde kusma tepkisi verirler, tıpkı örnek verdiğimiz kedi-köpek gibi. Söz konusu bebeğin Müslüman veya Hristiyan olması bu durum için bir farklılaşma yaratmayacaktır. Ama Müslüman ve Hristiyan iki yetişkin, domuz etine farklı tepkiler vereceklerdir. Aslında patojen bulaşının söz konusu olmadığı bu durumda (domuz eti yemek) Müslüman yetişkin domuz etine tiksinti tepkisi verecektir. Bu farklılık her iki yetişkinin de içinde yetiştiği kültürü özümsemesinin ve bu kültür içerisinde gerçekleşen farklı öğrenmelerinin sonucudur. Dolayısıyla bebek örneği tat beğenmeme konseptini, domuz eti örneği ise daha karmaşık bir süreci içeren tiksinti konseptini temsil etmektedir. Tiksinti öğrenmeleri bu bakımdan topluma ve kültüre duyarlıdır. Hayvanlardan, tıpkı bebekler gibi, Müslüman bir aileye üye oldukları için domuz etinden uzak durmasını bekleyemezsiniz. Hatta daha ileri giderek şunu da söyleyebiliriz: Müslüman bir yetişkin domuz şeklinde yapılmış normal (yumurta-şeker-un içerikli) bir pastaya bile tiksinti tepkisi verebilmektedir. Her ne kadar bunun normal bir pasta olduğunu bilse de gönül rahatlığıyla yiyemeyebilir. Çünkü, tiksinti düşünsel süreçleri içeren, bilinçli düşünceyle kolayca müdahale edilemeyen, karmaşık ve bu nedenle de insani bir yapının ürünüdür.
Tiksintinin insani değerinden bahsederken aklıma gelen şu çarpıcı örneği vermek isterim: Nazi subaylarla yapılan görüşmelerde onlara insan kıyım sürecinin detayları sorulmuş ve onlar da esirlerin zor koşullar altında artık psikolojik teslimiyet noktasına geldiklerini ve bazılarının tuvalet alışkanlıklarını terk ettiklerini belirtmişlerdir. İlginç olan nokta ise subayların kıyımlara tuvalet alışkanlığını bırakan esirlerle başladıklarını çünkü onları daha az insan olarak gördüklerini ifade etmiş olmalarıdır. Bu örnek, tiksinti duygusuna ilişkin bence birçok önemli bilgi içermektedir. Tiksinti ilgi çekici bir duygudur, çünkü insani bir değer katmaktadır diyebiliriz. Bununla ilgili olarak yine azınlıklara yönelik yürütülen dışlama politikalarına dikkat ederseniz, en çok tiksinti duygusu kullanılarak bu gruplar ötekileştirilmeye çalışılır. Öteki olan bu gruplar genellikle ‘kötü kokarlar’, ‘yemek yemeyi bilmezler’, ‘hijyenine dikkat etmezler’, ‘sokakları kirletirler’, ‘kaba ve hatta çirkindirler’. Bu şekilde yürütülen kampanyalarla hedef kitlenin söz konusu kitleyi daha az insan olarak görmesi ve daha az empati kurması hedeflenir.
Tiksintiyi ilgi çekici yapan bir diğer nokta ise sınırlar çizen bir duygu olmasıdır. Tam bu noktada tiksintiye ilişkin temel, ahlaki ve cinsel olarak alt sınıflandırmaların yapıldığını belirtelim. Temel tiksinti çürümüş bir yiyeceğe, dışkıya yani patojen içermesi muhtemel nesnelere yönelik olarak ortaya çıkarken ahlaki tiksinti toplumsal olarak kabul edilmeyen durumlara (örn., ensest, tecavüz) ve cinsel tiksinti de cinsel birliktelik yaşama ihtimaliniz bulunan ama birlikte olmak istemediğiniz birine yönelik olarak ortaya çıkmaktadır. Bu kısa özetten sonra tiksintinin fiziksel ve psikolojik sınırlar çizerek istenmeyeni dışarıda tutan yapısını detaylandırabiliriz. Söz konusu bu duygu patojenlere, ahlaki olarak uygunsuz bulunan davranışlara ve cinsel birliktelik kurulmak istenmeyen partnerlere yönelik sınırlar yaratmakta, sonra da bu sınırları korumak için güçlü bir kaçınma motivasyonu tetiklemektedir. En son zehirlendiğiniz bir yemeği düşünün. Benzer şekilde, bir tecavüzcüyle tokalaşmak zorunda kaldığınızı veya hiç çekici bulmadığınız biriyle öpüştüğünüzü düşünün. Veyahut da sabah programlarında izlediğiniz hikâyeleri düşünün. Sanırım yüzünüz ekşidi bile. Hayali süreçlerinin dahi bu kadar güçlü etki yaratabildiği bu duygu fiziksel organizmayı zararlı patojenlerden ve bir benliğe sahip olan insanı da sosyal tehlikelerden koruyarak insanı (sosyal) hayatta tutmaya yarar. Sahip olduğumuz değerlere göre bizi sınırlarımız içerisinde tutan elektrikli tel sistemi gibi çalışır, aşılan sınırlar durumunda ise bizi katı şekilde uyarır.
Bahsettiğimiz gibi tiksinti fiziksel varlığınızı korumak için patojenlere karşı muhafızlık yaptığı gibi sosyal benliğinize ve hatta yavrularınıza aktaracağınız genlerinize de muhafızlık yapmaktadır. Şimdi tiksintinin sosyal benlik sahibi insanı koruyan yapısının ne şekilde işlediğini derinleştirelim, çünkü işler bu kısımda daha ilgi çekici bir hâl alıyor. Bu noktada utanç duygusuna bir giriş yapalım.
Utanç, olumsuz bir durum sonucunda kişinin benliğini hatalı bulması ile ilişkili olan ve “ben kötüyüm” bilişi ile yerin dibine girmek, kaçıp kurtulmak ve yok olmak motivasyonları yaratan bir duygudur (derleme için bkz. Söylemez ve ark., 2018). Utanç bilişsel süreçleri sekteye uğratmakta ve daha başka acı verici etkilere yol açabilmektedir. Utancın bu denli acı verici olmasının nedenini Lewis (1971) şöyle açıklamıştır: Utanç durumunda hatalı, kusurlu görülen benliktir ve bu benliği değerlendirmesi, onarması gereken de yine buradaki kusurlu benliktir. Dolayısıyla utanç durumunda bir benlik bölünmesi ortaya çıkmaktadır ve bu da olumsuz durumu kişi için içinden çıkılamaz bir hâle getirmektedir. Evinizi temizlemek istediğinizi ama temizlik suyunun kirli olduğunu düşünün, temizlik kolay olmayacaktır. Utanca değinmemizin nedeni utancın bazı araştırmacılar tarafından aynı zamanda öz-tiksinti olarak değerlendirilmesidir (Terrizzi ve Shook, 2020). Utanca öz-tiksinti denilmesini Lewis’in bahsettiğimiz açıklaması ile anlamlandırmak daha kolaydır. Tiksintinin sınırlara ilişkin bir duygu olduğu iddiamızı düşünürsek benliğe, öze yönelik bir sınır koyarak benliği korumak elbette acı verici olacaktır. Burada bulaşın kaynağı zaten benliktir. Travmatik deneyimlerden sonra kişilerin utanç ve tiksinti duygularını sıkça raporladıkları görülmektedir (Jones ve ark., 2020). Yaşanan bu olumsuz deneyim kendimize yönelik inşa ettiğimiz sınırların aşılmasına, benliğimize yönelik sahip olduğumuz öz algısının zarar görmesine neden olabilmektedir. Tiksintinin aynı zamanda özü bozan, kötüyü bulaştıran bir karakteristiğe sahip olduğu göz önünde bulundurularak bu gibi durumlarda hasar görmüş benliğin onarımı yapılmaya çalışılmalıdır. Dolayısıyla, kişilerin bu deneyimlerinin yapısını kavrayabilmek, bu duyguların ortaya çıkardığı bilişsel süreçlerin anlaşılması ile mümkün olacaktır. Travmatik bir deneyimden sonra kişilerin kendiliklerine yönelik sınırlarının belirginleştirilmeye çalışılması ve bu sınırlar onarıldıktan sonra olumsuz deneyimlerle baş edilmesi müdahale aşamasında olumlu sonuçların alınmasına katkı sağlayabilir.
Son olarak, cinsel tiksintinin işlevini ise genlerimizin muhafızlığı olarak özetlemek yanlış olmayacaktır. Bu konuda verilen bariz örneklerden biri ensesttir. Her sağlıklı birey ensesti tiksinç bir durum olarak tanımlayacaktır. Ahlaki boyutunun dışında enseste duyulan tiksinti sağlıklı yavruların elde edilmesine hizmet etmektedir. Şu nokta önemlidir: Her ne kadar tiksintiye ilişkin ayrımlar yapılsa da aslında tiksintinin alt türleri birbirinden bağımsız değildir. Örneğin, cinsel tiksinti aynı zamanda ahlaki tiksinti ve patojen tiksintisi ile eş zamanlı ortaya çıkabilmektedir. Nihayetinde cinsel birleşme sırasında birçok patojenin transferi söz konusudur ve toplumda cinsel yaşama ilişkin birçok kural bulunmaktadır.
Duygusal Bellek ve Tiksinti
Fiziksel ve psikolojik bir muhafız olarak tanımladığımız tiksinti duygusu “bellekte” ne şekilde işlenmektedir? Tiksinti deneyimleri diğer duygu deneyimlerine göre daha farklı mı hatırlanmaktadır? Bu soruları yanıtlamak için önce duygu ve bellek ilişkisine bir göz atalım.
Evrimsel süreçte duygular, organizmayı hayatta tutmak için ortaya çıkmış biyolojik silahlardır. Önemli olaylara hızlı ve etkili tepkilerin verilmesini sağlayan duygular çeşitlidir ve her duygunun hizmet ettiği işlevler farklıdır. Korku organizmayı tehlikelerden, tiksinti patojenlerden korurken mutluluk organizmaya neyi daha fazla yapması gerektiği yönünde bilgi verir. Duygular bilişsel süreçler üzerinde etkin söz sahibidir. Duyguya yönelik özelleşmiş beyin alanı olan amigdala, duygusal bir deneyim sırasında hızla aktive olarak beyinde gerçekleşen diğer süreçleri de etkiler (Klüver ve Bucy, 1937). Amigdala aktivasyonu beyne o sırada gerçekleşen olayın önemli olduğu ve daha iyi işlenmesi gerektiği yönünde sinyal verir. Bu sayede önemli olaylar bilişte belirgin hâle getirilerek hayatta kalma başarısı artırılmaya çalışılır. Bununla birlikte evrim dürüst, gerçeğe bağlı organizmalar yaratma hedefinde değildir. Daha ziyade hayatta kalma uğruna her şeyin mübah olduğu düsturuyla işleyen bir sistem hedefindedir. Bu uğurda gerçeklerin saptırılması gerekiyorsa bunu seve seve yapacaktır. LeDoux (1996) duygusal deneyimlerin amigdalaya doğru iki ayrı yolak izlediğini ve bunlardan birinin bilinçli süreçlerden sorumlu korteksten geçerken diğerinin buraya uğramadan kestirme bir şekilde amigdalaya ulaştığını belirtir. LeDoux bu ikinci yolu hızlı ve kirli yol diye adlandırmıştır. Kestirme olduğu için hızlıdır ama bilince uğramadığı için burada neler olduğu bilinmez. Bu yüzden de kirlidir. Dolayısıyla duygusal deneyimlere ilişkin bilişsel deneyimlerin doğruluğu şaibelidir.
Duygusal deneyimler bellekte de ayrıcalıklı işlenmektedir ve diğer birçok deneyim arasından öne çıkarak daha kolaylıkla hatırlanabilir. Terfi aldığınız günü, istediğiniz bölümü kazandığınızı öğrendiğiniz ânı diğer sıradan günlere kıyasla daha canlı şekilde hatırlarsınız. Bununla birlikte, yapılan çalışmalar (Boğa ve ark., 2021; Dougal ve Rotello, 2007; Kapucu ve ark., 2008; Söylemez ve ark., 2021) kişilerin bu duygusal deneyimleri doğru hatırladıklarına yönelik yüksek öz güvene sahip olsalar da aslında birçok detayı yanlış ve yanlı şekilde hatırladıklarını göstermektedir. Özellikle görgü tanıklığı vakalarında bu durum önem arz etmektedir; çünkü tanıklar emin olsalar da olayın duygusal yükü belleklerini çoktan yanıltmış olabilir (Loftus ve Palmer, 1974). Diğer bir ifadeyle, bilişimizde meydana gelen birçok yanılsamadan belleğimiz de muaf değildir ve işin içine duygu girdiğinde, zihnin blöfüne aldanmak çok daha kolaydır. Özetle, duygular belleği yönlendirerek bazı anıların öne çıkmasına neden olur ve bunu yaparken doğru hatırlama yönünde güven verse de bu çoğunlukla içi boş bir vaattir.
Birçok görevi üstlenen, müdahale edilmesi zor ve inatçı olan tiksinti duygusunun bellek söz konusu olduğunda da farkını ortaya koyduğunu tahmin edebiliriz: Garcia Etkisi (Garcia ve Koelling, 1967) olarak bilinen yiyecek kaçınması, tiksintinin bellek üzerindeki etkisini betimlemekte bize yardımcı olabilir. Öğrenme teorilerine güçlü bir muhalefet oluşturan, tat kaçınması olarak da bilinen bu kuram, tek bir deneme ile bile öğrenmelerin güçlü bir şekilde ortaya çıktığını ve sönmeye karşı direnç gösterdiğini ortaya koyuyordu. Yani tat kaçınması, öğrenmeleri hem daha hızlı gerçekleşiyordu hem de bellekte daha güçlü hâle getiriyordu. Dolayısıyla Garcia Etkisinin ortaya konması ile tiksinti hem öğrenme hem de bellek literatüründe kendisine has birer parantez açtı.
Bilişsel açıdan duyguların incelenmesi nispeten yeni bir çalışma alanıdır, ancak tiksinti üzerine yapılan araştırmalar daha da yakın tarihlidir. Çok da uzak olmayan bir tarihe kadar tiksintinin bir duygu olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği bile tartışma konusuydu. Örneğin, Royzman ve Sabini’ye (2001) göre tiksinti bilişsel sistemlerin değerlendirmesi sonucu değil, daha ziyade bir dürtü veya refleks olarak ortaya çıkmaktadır. Öte yandan tiksinti son yıllarda bilişsel çalışmalarda sıkça üzerinde durulan bir konu hâline gelmiştir. Bu duygunun resim, video gibi uyaranlar kullanılarak diğer duygulara kıyasla laboratuvarda daha kolay uyandırılması da alınan sonuçların daha başarılı olmasını sağlamaktadır. Bellek çalışmalarına baktığımızda da (Boğa ve ark., 2021; Chapman ve ark., 2013; Matson ve ark., 2024; Schienle ve ark., 2021; Söylemez ve Kapucu, 2024a) bu konunun çok eskiye dayanmadığı ama gittikçe daha çok çalışılan bir alan hâline geldiği görülmektedir.
Tiksinti ve Duygusal Bellek Üzerine Güncel Bazı Araştırmalar
Tiksintiye ilişkin olarak son yıllarda yapılan bellek çalışmaları da tiksintinin bellekte daha kalıcı olduğunu ve bellekte yanlılıklara yol açarak olası riskleri engellemek amacıyla belleği yönlendirdiğini göstermektedir (Boğa ve ark., 2021; Chapman ve ark., 2013; Schienle ve ark., 2021; Söylemez ve Kapucu, 2024a). Bu yönlendirme tiksinti içerikli uyaranların hem daha doğru hem de daha yanlı hatırlanması şeklinde görülmektedir. Yani katılımcılar aslında deney sırasında öğrenme aşamasında maruz kalmadıkları tiksinti uyaranlarını daha önce gördükleri yönünde yanlış yanıtlar verme eğilimi göstermişlerdir. Daha açık bir ifadeyle, evhamlı olarak nitelendirdiğimiz bu duygu belleği yönlendirmektedir ve bir nesnenin patojen içerdiği yönünde küçük belirsizlikler yaşadığımız sırada kararımız ‘evet içeriyor’ tarafına kaymaktadır. Araştırmalarda öne çıkan bir diğer bulgu da tiksintinin bellekteki avantajının hemen yapılan testlerde ortaya çıkmayabiliyorken, kodlama aşaması ile bellek testi arasına daha uzun zaman girdiğinde belirgin hâle geldiğidir. Bu araştırmalarda tiksintinin bellek avantajı, 10 dakika sonrasındaki hatırlamada ortaya çıkmazken (Chapman ve ark., 2013), 45 dakika ve 1-3 hafta gibi daha uzun sürelerde belirginleşmektedir (Boğa ve ark., 2021; Chapman, 2018).
Tiksintinin gözle görülemeyen patojenlere karşı savaştığının ve bu nedenle de bellekte avantaja sahip olduğunun ve belleğin evhamlı davrandığının altını çizdik. Tiksintinin bellek ile ilişkisini incelerken işleri biraz daha ilgi çekici hâle getirelim ve bu duygunun spesifik bir özelliğinin bulaşıcılık olduğunu da göz önünde bulunduralım. Bu durumda tiksinti ile ilişkilendirilmiş uyaranlar bellekte nasıl işlenir? Tiksintinin bulaşıcılık özelliği nedeniyle nötr uyaranlara bile uzun sürelerde bellek avantajı sağlayabileceği iddia edilmektedir (Chapman ve ark., 2013). Ancak, tiksinti ile ilişkilendirilmiş nötr uyaranlar üzerine yapılan çalışmalar sınırlıdır. Bu yönde yapılan bir çalışmada Fernandes ve arkadaşları (2021), kirli ellerde sunulan nötr nesnelerin daha iyi hatırlandığını bulmuştur. Bir diğer çalışmada ise Bonin ve arkadaşları (2019) patojen riskinin belleği güçlendirdiğini göstermiştir. Bu konuyu genişletmek amacıyla yürüttüğüm doktora tezimde de tiksinti ile eşleşmiş nötr uyaranların bellekte ayrıcalıklı hâle geldiğini bir dizi deney ile ortaya koyduk (Söylemez ve Kapucu, 2024a). Hem tiksinti içerikli hem de tiksinti ile eşleştirilmiş nesnelerin bellekte avantajlı hâle gelmesi ve bu avantajın zaman geçtikçe belirginleşmesi bu duygunun insan yaşamı için adaptif önemini desteklemektedir.
Sonuç Yerine
Tiksinti temel olduğu kadar karmaşık bir duygudur. Bilişsel psikoloji alanında son yıllarda daha fazla üzerinde durulan bu duygunun sahip olduğu yapının ve karakteristiklerinin anlaşılması psikolojinin diğer alanlarında da karşılık bulacaktır. Bu duygunun evrimsel değeri bellek süreçlerinde de karşımıza çıkmakta ve gözle görülemeyen yabancıya karşı fiziksel yapımızı, sosyal benliğimizi ve hatta aktaracağımız genleri koruyacak şekilde işlemektedir. Umuyorum ki bu yazı tiksinti duygusuna ilgi duyan okuyucu için bilgilendirici ve merak uyandırıcı bir kaynak görevi görür. Nitekim bu duygunun bilişsel, davranışsal ve sosyal anlamda bize yol gösterecek birçok bilgiye sahip olduğu inancındayım.
Kaynaklar
Allport, G. W. (1954). The nature of prejudice. Addison-Wesley.
Antonsich, M., (2010). Searching for belonging-an analytical framework. Geography Compass, 4(6), 644-659.
Astor, A. (2016). Social position and place-protective action in a new immigration context: Understanding anti-mosque campaigns in Catalonia. International Migration Review, 50(1), 95-132.
Berry, J. W. (1997). Immigration, acculturation, and adaptation. Applied Psychology: An International Review, 46, 5-68.
Bettin, C. (2011). The role of the holy place in memory and nostalgia: the immigration of Italian Jews to Israel before and after WWII. Forum Italicum (Vol. 45, No. 2) içinde (ss. 357-372). Sage Publications.
Bilgin, N. (2011). Sosyal düşüncede kent kimliği. İdealkent, 2(3), 20-47.
Bowlby, J. (1973). Attachment and loss: Separation, anxiety and anger (Vol.II). The Hogarth Press and the Institute af Psycho-Analysis, 1-429.
Conway, M. A., Singer, J. A. ve Tagini, A. (2004). The self and autobiographical memory: Correspondence and coherence. Social cognition, 22(5: Special issue), 491-529.
Gülgöz, S. (2018). Otobiyografik bellek: Tanımı ve temel kavramlar. S. Gülgöz, B. Ece ve S. Öner (Ed.), Hayatı hatırlamak: Otobiyografik belleğe bilimsel yaklaşımlar içinde (ss 13-26). Koç Üniversitesi Yayınları.
Güven, S. (2021). Mekândaki diller: Misafirlik ve yerleşiklik arasında göçmenler. S. Güven ve G. Tekdemir (Ed.), Bireyden topluma: Kent ve dil ilişkisi üzerine içinde (ss, 125-141). İstanbul Üniversitesi Yayınları.
Haslam, S. A., Reicher, S. D. ve Platow, M. J. (2011). The new psychology of leadership: Identity, influence and power. Psychology Press.
Hewstone, M. (2009). Living apart, living together? The role of intergroup contact in social integration. Proceedings of the British Academy, 162, 243-300.
Hornsey, M. J. (2008). Social identity theory and self‐categorization theory: A historical review. Social and Personality Psychology Compass, 2(1), 204-222.
Johnston, R. J. Gregory, D. ve Smith, D.M. (2001). The dictionary of human geography. Blackwell.
Kağıtçıbaşı, Ç. (1999). Yeni insan ve insanlar. Evrim Yayınevi.
Knez, I. (2006). Autobiographical memories for places. Memory, 14(3), 359-377.
Knez, I. (2014). Place and the self: An autobiographical memory synthesis. Philosophical Psychology, 27(2), 164-192.
Mäkinen, V., Liebkind, K., Jasinskaja-Lahti, I. ve Renvik, T. A. (2019). A teacher-led vicarious contact intervention in culturally mixed classrooms with in-and outgroup role models of intergroup friendship. Journal of School Psychology, 75, 27-40.
Nicolais, C., Perry, J. M., Modesti, C., Talamo, A. ve Nicolais, G. (2021). At Home: Place Attachment and Identity in an Italian Refugee Sample. International Journal of Environmental Research and Public Health, 18(16), 8273.
Pettigrew, T. F. (1998). Intergroup contact theory. Annual Review of Psychology, 49, 65-85.
Proshansky HM (1978) City and self-identity. Environment and Behavior 10, 147-169.
Rousseau, J. J. ve Günyol, V. (2007). Toplum sözleşmesi. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Tajfel, H. ve Turner, J.C. (1985): The social identity theory of intergroup conflict. W. G. Auistin ve S. Worchel (Ed.), Social psychology of intergroup relations içinde (ss.7-24). Brooks/ole.
Taylor, C. (1996). Çokkültürcülük. Yapı Kredi Yayınları.
Tchoukaleyska, R. (2016). Public space and memories of migration: Erasing diversity through urban redevelopment in France. Social & Cultural Geography, 17(8), 1101-119.
Turner, J. C., Hogg, M., Oakes, P., Reicher, S. ve Wetherell, M. (1987). Rediscovering the social group: A self-categorization theory. American Journal of Sociology, 94(6) 1514-1516.
[1] ‘Tiksinti’ye ilişkin literatür taramasının yer aldığı, sevgili hocam Doç. Dr. Aycan Kapucu ile kaleme aldığımız makaleye (Söylemez ve Kapucu, 2024b) şuradan ulaşabilirsiniz: https://link.springer.com/article/10.1007/s10339-024-01180-6 (Son Görüntüleme Tarihi: 18.12.2024)