Toplumsal Cinsiyet İnşasında Kadın
Nursel Avcı
Psikolog
«Kadını götürüp mutfağa ya da süslenme odasına kapatıyor,
sonra da ufkunun darlığına şaşıyoruz; kanatlarını kesiyoruz,
sonra uçamıyor diye yakınıyoruz.»
Simon de Beauvoir’den alıntıladığım bu tespiti daha önce de payıma düşmüş kimliklerin etkisiyle dile getirmiştim. Bu kez bir kadın olarak yazıyorum.
Toplumsal cinsiyet inşasında birbirinden farklı fakat bir o kadar birbiriyle iç içe geçmiş iki kavram: cinsiyet (sex) ve toplumsal cinsiyet (gender). İlki biyolojiye, diğeri psikolojik ve kültürel bir işleyişe gönderme yapan bu iki kavram, kadın özelinde bütün cinsel kimlik ve yönelimleri doğrudan inşa etmektedir. Biyolojik cinsiyetimiz sadece biyolojik varlığımızı tanımlamakla kalmaz, aynı zamanda toplumdaki konumumuzu da derinden etkiler ve “kadın” veya “erkek” olarak toplumsal cinsiyet kodlarımızı tanımlar. Bu kültürel kodlar, içinde bulunduğumuz toplum yapısı tarafından belirlenir. Kadınlarla erkekler arasında bazı farklılıklar olsa da bu farklılıklar toplumsal kodlar aracılığıyla abartılan stereotiplere dönüşmüşlerdir. Üstelik bu farklılıklar daha çok kadınların aleyhine işleyen bir cinsiyet eşitsizliği meydana getirirler. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, bir kadın ve erkek arasındaki ikili ilişkiyle sınırlandırılmayacak kadar karmaşık bir toplumsal sorundur. Erk merkezli hiyerarşiye dayanan bu sınıflandırma sistemi gelenek, bilim, hukuk, siyaset, sanat ve daha birçok alan tarafından pekiştirilir. Kadını mağdur eden bu eşitsizlik, gerek kamusal alanda gerekse özel alanda kendini göstererek kadını sürekli öteki cins konumuna düşürmektedir. Şu da belirtilmelidir ki, yeryüzündeki eşitsizliklere maruz kalan gruplar arasında kadınlar sırf kadın oldukları için bir kat daha dezavantajlı duruma düşmektedirler.
Öğrenilmiş bir rol olarak cinsiyet
Toplumsal cinsiyet, biyolojik cinsiyetin bağlam içinde harmanlanmış hâli gibidir. Çocuklar, kendi bağlamlarında yaşamı algıladıkları ilk andan itibaren cinsiyet kategorilerine göre kendi cinsiyetlerine uygun olan ve olmayan tutum, arzu, davranışları ailelerin onaylaması ya da cezalandırmasına göre öğrenmeye başlar ve böylelikle içselleştirirler. Daha çocuk doğmadan cinsiyetine göre tasarlanan odalar, alınan kıyafetler, oyuncaklar, uygun görülmüş isimler ve daha sayamadığımız birçok faktör; büyüdüğünde nasıl davranacağına, nasıl güleceğine, hangi durumlarda ağlayıp–ağlamayacağına, hangi renkten giysiler giyebileceğine dair kendisine bir rol repertuarı hazırlar. Bu süreç aynı zamanda erkek ve kadının farklı gruplara ait olduklarına dair bir algı oluşturmalarını kolaylaştırır ve kadını erkeğe göre bir öteki cins konumuna dönüştürür. Çocukların öğrendiği bu roller daha sonra okul, medya gibi kanallarla süreklilik kazanarak adeta kurumsallaşır. Ebeveynlerin çocuğa karşı olan tutumu, hangi ebeveynin çocukla nasıl zaman geçireceği dahi çocuğun cinsiyeti tarafından belirlenir çoğu kez. Ebeveynlerin kız çocukları ile daha fazla zaman geçirmeleri, onların üzerine daha fazla titremeleri erken dönemde başarılı bir bireyselleşme dönemi geçirmelerini engellemektedir ve dolayısıyla kadınlar erkeklere kıyasla daha bağımlı bir kişiliğe sahip olma eğilimini gösterebilmektedirler.
Günlük pratiklerin cinsiyetleştirilmesi
Kadın ve erkeğe atfedilmiş cinsiyet kalıplarının kendisini bariz bir şekilde gösterdiği en önemli alanlardan biri, iş bölümü dağıtımında görünür olmaktadır. Cinsiyete dayalı iş bölümü, kadını erkeğe göre daha edilgen kılacak şekilde ve erkeğin egemenliğini sürdürmek üzere tasarlanmıştır. Kadının sorumluluğu ve görevleri daha çok ev içi faaliyetleriyle belirlenirken; kamusal aladaki işler erkeğe özgü işler olarak görülmektedir. Bu iş bölümü kadının daha az ekonomik bağımsızlık kazanmasına ve daha az seçme şansına sahip olmasına neden olmakta, dolayısıyla kadını erkeğe daha fazla bağımlı hâle getirmektedir. Durumun böyle olması bir taraftan herhangi bir işte çalışmayarak “ev hanımı” sıfatını elde etmiş kadınların emeklerini hiçleştirmekte ya da değersizleştirmekte, diğer yandan çalışan kadının mesai bitimi ardından üstüne üstlük ev işlerini de yaparak tükenmeye varacak düzeyde yıpranmasına yol açmaktadır. Bu geleneksel iş bölümü bizzat kadınlar tarafından o kadar içselleştirilmiş ve cinsiyetleştirilmiştir ki bugün mevcut geleneksel rol kalıplarını övünerek aştığını dile getiren kadın ve erkelerin pek çoğu bile evde birlikte yapılan işleri “erkeğin kadına yardım etmesi” şeklinde algılayabilmektedir. Yine çalışan kadınların iş yerlerinde üstlendikleri görevlerin dahi cinsiyetleri temelinde dağıtıldığını söylemek pek de yanlış olmayacaktır. Baktığımızda genellikle teknik bilgi ve beceri gerektiren işler çok fazla kadınlara verilmemektedir. Ayrıca iş yerlerinde yönetici konumunda çalışan kadınlar ile erkekler arasındaki sayısal fark da belirgin bir şekilde kendini göstermektedir.
Anaakım psikolojide kadın
Anaakım psikolojinin ortaya çıkışı birçok dezavantajlı grup gibi kadını da göz ardı etmiştir. Psikoloji daha çok “erkek merkezli” bir bilim olarak ortaya çıkmıştır, diyebiliriz. Psikoloji biliminin oluşum ve gelişim süreci boyunca motor becerilerden tutun da sayısal zekâ, duygusal zekâ, kişilik özelliklerine kadar pek çok konuda kadın ve erkek arasındaki farklara ilişkin çalışmaların yürütüldüğünü daha lisans eğitimlerimizin ilk yıllarında hepimiz deneyimledik.
Bununla birlikte bu çalışmaların kadınların hislerine ya da ihtiyaçlarına pratikte çok da bir cevap niteliği taşımadığına şahit olduk. Anaakım psikolojide değinilmesi gereken diğer bir önemli nokta ise; tüm bilimler gibi psikoloji tarihinde de emek sarf etmiş bilim kadınlarının önüne kadın olmaları nedeniyle engeller çıkarılmış ve emekleri hep tarihin arka odalarına itilmiştir. Ama yakın tarihe bakıldığında psikolojinin bir kadın mesleği hâline geldiği de bir gerçektir. Kadın psikologların erkeklere oranla daha fazla sayıda olması dahi cinsiyet kalıplarıyla yakından ilişkili görünmektedir. Lise döneminde sözel ve sayısal derslerde ortalama akademik başarı yönünden aynı düzeyde olmalarına rağmen, cinsiyet rollerinin etkisiyle erkekler otoritenin ve hiyerarşinin daha çok hissedildiği hukuk alanına yönelirken, kadınlar çözüm odaklı psikoloji bölümünü seçme eğilimi göstermektedirler.
Toplumsal cinsiyet rolleri ve psikopatoloji
Ruh sağlığıyla ilgili çalışmalar dahi çoğu zaman kadın ve erkek arasındaki farka odaklanmaktadır; fakat esas sorun, bu farklılıkların toplumsal cinsiyete dayalı sebeplerinin üzerinde yeteri kadar durulmamasıdır. Örneğin, depresif duygu durumu ve anksiyetenin kadınlarda daha sık görülmesinde kadına yüklenen rol ve toplum baskısının payı yadsınamaz. Somatoform bozukluklarının –özellikle konversiyon bozukluğunun– kadınlarda belirgin bir şekilde erkeklerden fazla görülmesi, kadına yönelik cinsiyetçi tutuma karşı kadının bu durumla başa çıkamaması ve bu yönde ifade edemediği duygularının biçim değiştirerek dışa vurumu olarak yorumlanabilir. Zaten bu tür ruhsal bozuklukların geleneksel toplumlarda kadınlarda daha sık görülmesi bize bu konuda bir fikir vermektedir.
Erken yaşta zorla evlendirilmenin, kadınların –daha doğrusu çocukların– ruh sağlığını olumsuz yönde etkileyeceğini tahmin etmek hiç de zor değil. Ayrıca gebelik ve doğum sürecinde kadının yaşadığı hormonal ve fiziksel değişikliklerle birlikte yeterli sosyal destek görmemesi de psikopatolojinin önemli nedenleri arasında durmaktadır. Kadının istememesine rağmen erkeğin isteği doğrultusunda çocuk doğurması ya da kürtaja zorlanması da kadını derinden etkileyen deneyimlerdir. Erkeklere oranla kadınlarda daha sık görülen onca ruh hastalığına rağmen, kadınlar, sağlık hizmetlerinden erkeklere kıyasla daha az yararlanmakta veya süren bir tedaviyi tamamlayamamaktadırlar. Sadece kadın olma değişkeni bile, bu tarz davranış örüntülerinde büyük oranda açıklayıcı bir faktör olarak karşımıza çıkabilmektedir. Dolayısıyla kadınların yarıda bırakılmış tedavileri, hastalıklarının daha fazla ilerlemesine veya kronikleşmesine neden olabilmektedir.
Cinsiyete dayalı ayrımcılık[1] ve kadına yönelik şiddet
Cinsiyet ayrımcılığına dayanan kadına yönelik şiddet, yüzyılladır dünya üzerinde adeta süreklilik kazanmış bir problemdir. Kadına yönelik şiddetin altında yatan sebepler incelendiğinde, şiddetin toplumsal cinsiyet eşitsizliğine, erkeğin kadın üzerinde oluşturduğu hiyerarşiye dayandığı açık bir şekilde görülebilir. Kadın sadece kadın olduğu için çoğu defa şiddete maruz kalmaktadır. Erkeğin kadına fiziksel şiddetin yanı sıra psikolojik şiddet de uygulaması ve bu şiddetine sözde kadın kaynaklı temelsiz iddialar ileri sürmesi kadının suçluluk hissetmesine, dolayısıyla uğradığı şiddeti çevresiyle paylaşmasını engellemeye yol açmaktadır. Bu şekilde tabu hâline gelen kadına yönelik şiddet, daha da artmaktadır.
Süreklilik kazanan şiddetin sonuçları giderek kadın üzerinde daha da yıkıcı etkiler bırakmaktadır. Kadının insanlıktan çıkartılması, erkeğe ait bir obje olarak görülmesi gerek özel alanda gerekse kamusal alanda açık bir şekilde görülmektedir. Kadın kendisi için çizilen imajı kabul etmeyip kendini bir birey olarak ifade etmeye kalkıştığında mevcut otoritesini ve dolayısıyla ayrıcalıklı davranışlarını sürdürmek isteyen erkek, kadını sindirmek için şiddete başvurabiliyor. Hatta kadının en temel hakkı olan yaşama hakkını elinden alabiliyor.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun raporuna göre, 2015 yılında 303 kadın öldürülmüş. Raporda bu kadınların %78’i kendi hayatına dair karar almak istemeleri sonucunda öldürüldüğü ifade edilmiştir. Yine öldürülen evli kadınların yaklaşık %70’i evliliğini sonlandırmak istediği için öldürülmüştür. Fiziksel veya cinsel şiddete direndiği için öldürülen kadın sayısını da göz önünde bulundurduğumuzda, bir kez daha kadınların da bir ruhlarının olduğunun erkekler tarafından unutulduğunu görebiliyoruz. Dahası bu şiddet ve kadının ruh hâli arasındaki ilişki, bir kısır döngüye dönüşmüş kronik bir mesele olarak karşımızda bütün can sıkıcılığıyla durmaktadır.
Kaynaklar
S. Austin, D. Fox, I. Prilleltensky (2012). Eleştirel Psikoloji. İstanbul. Ayrıntı Yayınları.
Ş. Yüksel, L. Gülseren, A. D. Başterazi (2013). Kadınların Yaşamı ve Kadın Ruh Sağlığı. Ankara. Türkiye Psikiyatri Derneği Yayınları.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, 2015 yılı raporu. (İnternetten alınma tarihi: 2 Şubat 2016)
[1] Toplumsal cinsiyet rollerinin mağduru hiç şüphesiz yalnızca kadınlar değildir. Konun geniş yelpazesi ve alt başlığa sadık kalma çabası nedeniyle sadece kadın ile ilgili olan kısım ele alınmaya çalışılmıştır.