‘Türk’ Psikolojisinin Kör Noktası: Kürtler


Ercan Şen

Bağımsız Araştırmacı, Dr.

Mete Sefa Uysal

Exeter Üniversitesi, Psikoloji Bölümü, Dr.

Yasemin Gülsüm Acar

St. Andrews Üniversitesi, Psikoloji ve Nörobilim Fakültesi, Dr.

Elif Sandal-Önal

Bielefeld Üniversitesi, Disiplinlerarası Çatışma ve Şiddet Araştırmaları Enstitüsü (IKG), Dr,

Politik psikoloji ve sosyal psikoloji alanında çalışan bir grup akademisyen olarak, biz bir süredir ‘Türk’[1] psikolojisi içinde Kürtlerin, Kürt meselesinin ve Kürtlüğün nasıl ele alındığını farklı yöntemlerle inceleyen araştırmalar yapıyoruz (Şen ve ark., 2021; Uysal ve ark., 2024, baskıda). Bunların dışında Bayad ve arkadaşları (2022) Kürt meselesi üzerine Türkiye’de hazırlanmış psikoloji lisansüstü tezlerinden hareketle toplum ve psikoloji ilişkisini ele aldı; Eser ve meslektaşları (2024) ise bu tezlerde Kürtlerin ve Kürtlüğün nasıl ele alındığını tematik analiz yöntemiyle incelediler. Yine bir başka bir çalışmada Bayad ve Şen (2023) ‘Türk’ psikolojisinin ana akım psikoloji hâline dönüşümünü ve diğer birçok azınlıkla beraber Kürtleri de nasıl görmemeyi tercih ettiğini önemli Türk psikologlarının metinleri üzerinden incelediler. Yakın zamanda yapılan bu eleştirel araştırmalar sosyal psikoloji literatürüne ciddi katkılar sağlasa da hâlen yeterli düzeye ulaşabilmiş değil. Bunun iki temel nedeni olduğunu düşünüyoruz. Birincisi, Kürtleri merkeze alan psikoloji çalışmalarının azlığı meselesi. Örneğin Bayad ve arkadaşları (2022) psikoloji alanında yazılmış Kürtlerle doğrudan ilgili ilk lisansüstü tezle 2009 yılında karşılaştıklarını belirtiyorlar. Benzer şekilde uluslararası indekslerde taranan sosyal psikoloji dergilerinde Türkiye’de yaşayan Kürtlerle ilgili yayınlanan ilk makalenin de 2013 yılında basıldığını gördük (Uysal ve ark., baskıda). İkinci neden ise, bu alanda yapılan akademik üretim için uygun mecraların bulunmaması. Nitekim, Türkiye’deki psikoloji dergilerine bakıldığında Kürt meselesine ilişkin yayınların sınırlı ve çoğunlukla ana akım bakış açısından hareketle yazılmış metinler olduğu görülecektir. Bu iki temel nedene ek olarak, ilerleyen bölümlerde daha detaylı değineceğimiz üzere geniş çerçeveli akademik bir sorun olan yöntemsel milliyetçiliğin (Wimmer ve Schiller, 2003) de Kürt meselesi üzerine yapılan eleştirel çalışmaların önünde bir engel teşkil ettiğini düşünüyoruz.

Kürtler üzerine yapılan çalışmaların miladının yakın olması Said’in (1979) sömürgeci toplumların temel yapı taşlarından biri olarak gördüğü yerli halkların sanatsal, akademik, siyasal, tarihsel ve hukuki olarak kabul görmemesi saptamasıyla ciddi biçimde örtüşüyor. Benzer şekilde, Ünlü (2018) de Türklük Sözleşmesi ismini verdiği bir zımni sözleşme mantığıyla, Kemalist kurucu ideolojinin Türkiye’de Kürtler ve diğer azınlık grupların toplumsal hayattaki yerleri ve rolleri hakkında bilgi üretmenin önüne geçtiğini ifade ediyor. Ünlü’ye göre bu akademik bir sorundan değil, ideolojik bir tercihten kaynaklanıyor. Buradan hareketle, akademik ilgi ile ideolojik yaklaşım arasındaki bu ilişkiyi, Kürt meselesi üzerine yapılan sosyal psikoloji çalışmalarına yansımaları üzerinden incelemenin önemli olduğunu düşünüyoruz. Kürt meselesine ilişkin psikoloji camiasındaki ilgisizliğin nedenlerini ortaya koymanın, mevcut çalışmaların söyle(me)diklerinin ve sosyal psikoloji alanındaki genel durumun bir fotoğrafını çekmenin öğretici olabileceği kanaatindeyiz. Bu amaçla yaptığımız eleştirel bir sistematik derleme çalışmasından yararlanacağız (Acar ve ark., 2024). Bu yazıda ise temel olarak, sosyal psikoloji çalışmalarında Kürt meselesinin, Kürt kimliğinin ve Kürtlerin nasıl ele alındığını; Kürt meselesindeki siyasal, kültürel ve tarihsel bağlamların nasıl değerlendirildiğini incelemeye çalışıyoruz. Böylelikle, (1) Kürt meselesinin ‘çatışma’ bağlamında nasıl kavramsallaştırıldığı, (2) Kürt kimliğinin ve bir grup olarak Kürtlerin nasıl kavramsallaştırıldığı, (3) çalışmaların çoğunlukla hangi sosyal psikolojik değişkenler ve konulara yoğunlaştığı ve (4) araştırmalardaki örneklemlerin demografik özellikler bakımından Kürtleri temsil edip etmediği sorularına cevap vermeye gayret ediyoruz.

Yöntem

Yukarıda ifade edilen sorular ve amaçlardan hareketle, belirli veri tabanlarında Kürt meselesi üzerine Türkiye’de yapılan sosyal psikoloji çalışmalarını bulmamıza yardımcı olacak geniş bir anahtar kelime listesi[2] ile taramalar gerçekleştirdik. Eriştiğimiz 476 makaleyi belirli kriterler çerçevesinde bir ön elemeden geçirdikten sonra, Kürt meselesi ve/veya Kürt kimliğini merkezine alan, sosyal psikolojik bir perspektifle yazılmış ve Türkiye’den veri toplanmış 65 araştırma makalesi saptadık. Yapılan tekrarlı okumalar neticesinde bu çalışmaları araştırma konuları ve odaklanılan değişkenler açısından dört ana kategoriye[3] ayırdık: a) Sosyal Kimlik Çalışmaları (24), b) Gruplararası Temas[4] Çalışmaları (15), c) Çatışma-Çözüm-Barış Çalışmaları (20) ve d) Diğer[5] (15).

Bu yazıda ulaştığımız araştırmalardaki soru ve sorunlar hakkında sistematik bir derleme yaparak mevcut durumun bir özetini sunmayı, alandaki sınırlılıkları eleştirel bir gözle tartışmayı ve konuyla ilgili gerçekleştirilecek gelecek araştırmalar için önemli gerekliliklerin altını çizmeyi amaçlıyoruz. Aşağıda daha detaylı bir şekilde değerlendirileceği üzere, Türkiye’de konuyla ilgili yapılan sosyal psikoloji çalışmalarının sınırlılıklarının temel itibariyle kuramsal, yöntemsel ve bağlamsal yönde olduğunu gördük. Takip eden bölümlerde bu konuları ele alıp, sosyal psikoloji araştırmalarında düşünümselliğin (refleksivity) önemini ve bunun incelediğimiz konuyla ilişkisini kısaca değerlendiriyoruz.

Kuramsal Sorunlar

Yüzyılı aşkın doğabilimsel yönelimine rağmen psikoloji bilimi evrensel geçerliliği olan ‘doğal’ yasalar üretebilmiş değil. Gergen’e (1973) göre, sosyal psikolojik ilkelerin tarihe bağımlı olması ve toplumun dönüşmesi nedeniyle sosyal psikoloji ve dolayısıyla psikoloji çok istese bile bir doğa bilimi olamayacak. Sosyal psikolojik kuram ve kavramlar, araştırmacının kendisinin ve içinde bulunduğu kültürün değerlerinden etkilenen öznel değerlendirmeler olması sebebiyle de psikoloji bilimi tüm zamanlar ve kültürler için geçerli evrensel yasalar ortaya koyamayacak. Martín-Baró (1994) bu duruma farklı bir yerden yaklaşıyor ve kuramların sorunları tanımlamada önemli bir rolünün bulunmadığını, sorunların kendi kuramlarını ortaya çıkardığını ifade ediyor. Buna karşın, özellikle Amerikan psikolojisinin tüm dünyaya yayılması ve kültürlerarası çalışmaların bile batılı bir ontoloji ve epistemolojiye dayanmasıyla neredeyse tüm olgular batılı ve beyaz birey üzerinden açıklanmaya çalışılıyor (Arnett, 2008). Böylece bireyleri özneden ziyade nesne durumunda görme eğiliminde olan, toplumsal ve tarihsel etkileri göz ardı eden kuramsal yaklaşımlar ana akım görüşler olarak psikoloji disiplini içerisinde kabul görmeye başladı.

Psikoloji disiplini sosyal bilimlerin tarafsız ve değerden bağımsız olmadığını kabul etme konusunda antropoloji, sosyoloji ve tarih gibi alanlara kıyasla daha fazla direnç gösteriyor. Bireysel, ahlaki, mesleki ve politik görüşlerimiz kullandığımız yöntemi, vardığımız sonuçları ve savunduğumuz dünya görüşünü doğal olarak etkiler. Dolayısıyla, muktedirlerin ve imtiyazlıların değer yargıları çerçevesinde ortaya konmuş kuramsal yaklaşımların, değişkenler psikolojisine dönüşmüş geleneksel psikoloji tarafından kabul görmesi eleştirel yaklaşımlara nazaran daha olasıdır. Göregenli (2007) sosyal psikoloji alanında en çok ses getiren çalışmaların yaşadıkları bağlama ve kültüre duyarlı olduklarını, bulundukları döneme tanıklık ettiklerini ve içinde yaşadıkları toplumun dinamiklerini anlamaya gayret ettiklerini ifade ediyor. Buna karşın, Kürt meselesi üzerine sosyal psikoloji alanında yapılan çalışmaların büyük bir bölümünün Yahudi Soykırımı sonrası Avrupa’da temellenen Sosyal Kimlik Kuramı (SKK, Social Identity Theory) ve özellikle ABD’nin sosyal ve politik koşullarında geliştirilmiş olan Gruplararası Temas Kuramı gibi ana akım psikoloji araştırmalarında sıklıkla yer bulan kuramlar üzerinden yürütülmesi ve bu meselelerin genel itibariyle tarihsel-kültürel bağlamdan uzak bir şekilde ele alınması, incelediğimiz çalışmaların temel sorunlarından birini oluşturuyor. Bu kuramların evrensel geçerliliği olan bazı varsayımları bulunmakla beraber, araştırmacıların bu temel varsayımları yerel bağlamın özelliklerine göre yorumla(ya)maması ciddi bir eksiklik olarak ortaya çıkıyor. Bu kuram ve kavramların içinden çıktıkları toplumsal koşullar çerçevesinde değerlendirilmesi ve bu kuramlara ait ölçme araçlarının kültürel değişikliklere adapte edilmemesi de bir başka sorun.

Böylelikle, toplumun dinamiklerinden uzak, toplumsal ve kültürel gerçekliği şekillendiren tarihsel anlatıların ve siyasal projelerin yapısal çözümlemelerine girişmeyen çalışmaların günümüz ana akım yaklaşımını belirlediğini (Uluğ ve Çoymak, 2017) ve dolayısıyla, indirgemeci bir ana akım psikoloji sorunsalının Kürt meselesi temelli sosyal psikoloji araştırmalarının asıl sorunu olarak karşımıza çıktığını söyleyebiliriz. Örneğin birçok çalışmada kullanılan gruplararası temas kavramının işevuruk (operational) tanımının açık bir biçimde yapılmadığı ve gruplararası temasın çoğunlukla katılımcıların sahip olduğu Kürt arkadaş sayısı üzerinden ölçüldüğü görülüyor. Hem kavramın tanımlanmasındaki muğlaklık hem de ölçüm yöntemi, Kürt meselesinin anlaşılmasında önemli bir engel olarak karşımıza çıkıyor. Benzer şekilde, Kürt kimliği çoğunlukla bireylerin hangi gruplara ait olduğu üzerinden ele alınıyor (örn. etnik aidiyet); ama bu kimliğin bireylerin sosyal dünyasında kapladığı alan (örn. Kürtlüğün ve Türkiye’de Kürtlük deneyiminin kişi için önemi, merkeziliği ve tezahürleri) yeterli düzeyde ele alınmıyor.

Kürt meselesi üzerine yapılan sosyal psikoloji araştırmalarının hem kuramsal hem de yöntemsel olarak dar bir alana sıkışması bu çalışmaların temel bir sınırlılığındandır. Kuramsal ve kavramsal yaklaşımların tarihsel perspektifi göz önünde bulundurmaması, dezavantajlı konumdaki öznelerin bir araştırma nesnesine indirgenmesi, pozitivist paradigmanın dezavantajlı gruplara bakışı gibi nedenler dolayısıyla, Kürt meselesindeki farklı algı ve beklentilerin de bu çalışmalarda kendilerine yer bulamadığı görülüyor. Eleştirel Irk Kuramı (Critical Race Theory), dekolonyal ve kesişimsel feminist yaklaşımlar gibi ana akım dışındaki perspektiflerin, kıta Avrupası, ABD ve Türkiye’deki diğer sosyal bilim alanlarından farklı olarak, psikolojide yer bulamaması, yapılan sınırlı sayıdaki çalışmanın (bkz. Bayad ve Şen, 2023; Coşkan ve Şen, 2023, 2024) ise uluslararası mecralarda yayınlanıyor oluşu, Türkiye’de yapılan psikoloji çalışmaların temel itibariyle ABD’nin kötü bir taklidi olarak görülmesine neden oluyor (Göregenli, 2010).

Yöntemsel Sorunlar

Nicel çalışmaların ana akım psikoloji çalışmaları içerisinde ağırlık kazanması bazı sorunları da beraberinde getirdi. Açık bilim anlayışı ve önceden kayıtlama (pre-registration) gibi bilimsel çalışmanın, örnekleminin, ölçümlerinin ve sayıltılarının üzerinde ‘kamusal’ bir kontrol sağlama girişimleri olsa da (Nosek ve ark., 2015), bu girişimler psikoloji disiplininin tarihsel bir eleştirisi yapılmaksızın yetersiz kalacaktır (Gezici-Yalçın ve Coşkan, 2020). Nitekim, Göregenli (2010) bilimsel yöntemlerin politik-toplumsal olguları araştırmaya uygun olmayacağı yönündeki inancın, Türkiyeli psikologların Kürt meselesine gözlerini kapamasındaki temel nedenlerden birini oluşturduğunu ifade ediyor. Fakat bu durumun yöntemsel sorunlardan ziyade aslında politik iklim ile ilişkili olduğu düşünüyoruz. Ana akım psikoloji genel olarak, tarafsızlık söylemi ve yöntemsel muhafazakârlık ile kendini politik iktidarların yanında konumlandırarak, siyasetin izin verdiği sınırlar dâhilinde bilgi üretim faaliyetlerini sürdürüyor.

Bu yüzden Kürt meselesiyle ilgili sosyal psikoloji çalışmalarında yöntemsel problemler de söz konusudur. Araştırma verisinin nicel veya nitel yöntemlerle toplanması, başlı başına bir araştırmayı değerli veya değersiz kılmaz. Fakat bir olgunun farklı yöntemsel yaklaşımlar yerine tekil bir yaklaşım ile ele alınması, o olgunun farklı boyutlarını görmemize engel teşkil edebilir. Çünkü ana akım psikoloji hipotezlerini test edeceği koşulları son derece kısıtlı tutarak, muazzam düzeydeki karmaşıklığın önüne geçmeye çalışarak, ara değişkenleri olabildiğince dışarıda bırakıyor. Dolayısıyla, araştırmacılar kendi belirledikleri sınırlar ve ilişkiler dâhilinde olguyu anlamaya, açıklamaya ve çoğunlukla dar bir alandaki hipotezi test etmeye çalışıyorlar. Kürt meselesi üzerine yapılan çalışmaların temel itibariyle böyle çalışmalardan oluştuğu ve araştırmacıların Kürt meselesini evrensel, tahmin edilebilir ve dolayısıyla çerçevesi sınırlı yaklaşımlar üzerinden açıklamaya gayret ettikleri görülüyor. Halbuki biz, Kürt meselesinin alternatif ve çoklu yöntemler (örn. nitel yöntemler, etnografik çalışmalar, öz-bildirime dayanmayan yöntemler, çok düzeyli analizler vs.) ile farklı yönlerden incelenebileceği kanaatindeyiz. Nitel çalışmaların eksikliği üzerinde özellikle durmamızın sebepleri temel itibariyle iki başlık altında toplanabilir:

  1. Nitel çalışmalar bir olgunun anlaşılmasında kuramsal bir perspektif sunar ve bu yolla üretilen hipotezler de nicel çalışmalarla sınanırlar. Fakat nicel çalışmaların öncelenmesi bizleri farklı bağlamlarda geliştirilmiş hipotezlerin Türkiye’de çalışıp çalışmadığını test eden bir bilgi yığınına mahkûm ediyor.
  2. Nicel araştırmalar objektif ontolojilerden, nitel araştırmalar ise sübjektif ontolojilerden beslenir. Sübjektif ontolojilerin ısrarlı ve tek taraflı reddi, bizimkisi gibi merkeziyetçiliği yüksek, baskıcı çatışma ortamlarında yetişmiş araştırmacılar için tek taraflı resmi tarihin objektif ontoloji gibi görülmesi tehlikesini barındırıyor. Söz konusu araştırmalarda çatışma bağlamı adı altında resmi tarih anlatısından kesitler sunulmasının sebebi de bizce budur.

Araştırmalardaki örneklemlerin demografik özellikler bakımından Kürtleri temsil edip etmediği de incelediğimiz araştırmalarda başka bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Çalışmaya dâhil ettiğimiz ve Kürt katılımcılarla çalışan nicel araştırmalar incelendiğinde, bu araştırmaların yüzde 80’inden fazlasının öğrenci örneklemlerinden oluştuğu, yüzde 60’dan fazlasının da yalnızca İstanbul ve Türkiye’nin batısındaki üniversiteli öğrenci örneklemi kullandığı görülüyor. Arnett (2008) APA tarafından yayınlanan dergilerdeki katılımcıların dünyanın yüzde beşini oluşturduğunu ortaya koydu. Dolayısıyla, dergilerde temsil edilmeyen %95’lik kısım göz önünde bulundurulduğunda, bu çalışmaların geçerliliği konusunda ciddi soru işaretleri oluşuyor. Ana akım psikolojinin elde ettiği veriler üzerinden hâkim paradigmaların oluşması ve bu yolla psikolojik yaklaşımlara yön vermesi üretilen bilginin nesnelliği konusunda ciddi kuşkuların doğmasına neden oluyor. Her ne kadar elimizde Kürtlerle ilgili böyle bir veri bulunmasa da hem bu alandaki çalışmaların sayısal ve kuramsal sınırlılıkları hem de örneklem seçimleri bu araştırmalardan elde edilen bulguların geçerliliği konusunda benzer soru işaretlerini oluşturuyor. Ayrıca, bu çalışmaların kültürel ve sosyal bağlamı yok sayan ya da onu önemsizleştiren yaklaşımı da ana akım psikolojinin temel problemlerinin Kürt meselesiyle ilgili sosyal psikoloji çalışmalarında da varlık gösterdiğinin bir kanıtıdır.

İncelediğimiz araştırmalarda kullanılan kavramların işevuruk tanımları ve bu kavramların ölçülmesi konusunda muğlaklıklar olduğunu gördük. Örneğin çalışmaların çok yoğunlaştığı Gruplararası Temas Kuramı temelli araştırmalarda gruplararası temastan ne anlaşıldığı çoğunlukla tam olarak ifade edilmiyor veya gruplararası temas sadece Kürt/Türk arkadaş sayısı gibi temasın sıklığı üzerinden ölçülüyor. Buna karşın, kurulan gruplararası temasın niteliği ve bağlamı konusunda yeterince bilgi verilmiyor. Bununla beraber, gruplararası temasın yerleşik sosyo-ideolojik tutum ve düşüncelerde uzun vadeli değişiklik yapıp yapmadığına dair bilgilere bu çalışmalarda yeterince yer verilmiyor ve bu konuda boylamsal çalışmalar yapılmıyor. Ayrıca, bu çalışmalarda gruplararası yapısal eşitsizlikler ve güç farklılıklarına da pek vurgu yapılmıyor.

Son olarak, incelediğimiz çalışmalarda dikkat çekici bir başka husus ise tarihsel ve politik içeriği hayli güçlü olan çatışma, temas, kimlik gibi dinamikleri konu alan nicel çalışmaların çoğunda verilerin ne zaman toplandığı bilgisinin verilmemesiydi. Oysa politik gündemin hayli yoğun ve değişken olduğu bir ülkede yapılan çalışmalarda, verilerin hangi zaman diliminde elde edildiği bilgisi, üzerine çalışılan gruplararası dinamikleri tarihsel ve politik bağlam içerisinde değerlendirebilmek için elzemdir.

Bağlamsal Sorunlar

Çatışmaların daha iyi anlaşılabilmesi ve çatışmalara çözüm yolları üretilebilmesi için tüm gruplararası ilişki-

lerin bir sosyo-politik bağlamda ortaya çıktığı, çatışmaların gruplararası güç ilişkilerinden önemli bir düzeyde etkilendiği ve bu güç ilişkilerinin dünyanın değişik bölgelerinde farklı şekillerde işleyebileceği de göz önünde bulundurulmalıdır. Dahası, gerçek dünya bağlamında değerlendirilen aynı değişkenler, bağlamdan bağımsız ve bir bireyin günlük deneyim alanının dışında ölçüldüklerinde, genellikle anlamları ve deneyimlenen yoğunlukları açısından farklılık gösterir (Bar-Tal, 2004). Bu şekilde bağlamsallaştırılan araştırmalar psikolojik süreçleri daha karmaşık düzeylerde analiz eder. Vollhardt ve Bilali’ye (2008) göre bu aynı zamanda birbiriyle ilişkili bağlamsal değişkenlerin teorik değerlendirmelerini ve olgunun toplumsal bağlamdaki somut anlamlarını da göz önünde bulundurmamız gerektiğini gösterir. Bağlamsallaştırılan alan çalışmaları çoklu analiz seviyelerine ihtiyaç duyduğumuzu, bu ilişkilerin araştırmalara ve kavramsal modellere dâhil edilmesi gerektiğini ortaya koyar ve sosyalin yeniden keşfine olanak tanır (Vollhardt ve Bilali, 2008).

Yukarıda ifade edilmeye çalışıldığı gibi bir olgunun veya meselenin araştırılmasında davranışın ortaya çıktığı sosyal bağlamın[6], tarihsel ilişkilerin ve gruplararası güç dengelerinin büyük önemi bulunuyor. Dolayısıyla, Kürt meselesi bağlamında veya Kürtlerle yapılan sosyal psikoloji çalışmalarında da bağlamın özellikle vurgulanması gerektiğini düşünüyoruz. Politik iklime göre yoğunluğu ve etkileri farklılaşabilen Kürt meselesi çok küçük zaman dilimlerinde bile farklı sosyo-psikolojik belirtiler ortaya koyabiliyor. Örneğin Barış Süreci’ndeki[7] bir çalışmada elde edilecek veriler ile çatışma dönemine geçiş sonrası toplanan veriler arasında ciddi bir farklılık ortaya çıkabilir. Her ne kadar bu çalışmalar arasında sadece bir yıllık bir zaman dilimi bulunsa da politik iklimin Kürt katılımcıların duygu, tutum, algı ve davranışlarına etkisi olacaktır. Üstelik bu ve benzeri konuların belirtilmemesi, sanki stabil ve değişmez bir bağlam varmış gibi yanlış bir fikir oluşturacaktır.

Kürt meselesinin anlaşılmasının tek bir yolu yoktur ve bu nedenle sosyal psikolojinin geleneksel yaklaşımları her zaman için geçerli bir araç sunamayabilir. Irk, ayrımcılık, önyargı, temas gibi olgular üzerine oluşturulan kuramsal yaklaşımlar temel itibariyle sömürgeci ve ırkçı bir geçmişi anlamaya ve bu olumsuz geçmişle yüzleşmeye yönelik (yetersiz ve sorunlu da olsa) çeşitli girişimlerin ortaya çıktığı Amerika veya Batı Avrupa’dan dünyaya yayıldı. Bu nedenle bu toplumların azınlık gruplarına yönelik önyargı ve ayrımcılıkla ilgili mevcut anlatıları vardır. Problemli pek çok tarafına karşın, bu anlatılar genel olarak geçmişte marjinalleştirdikleri azınlık gruplarıyla ilişkileri geliştirmeyi hedefler. Düzensiz aralıklarla çatışmanın devam ettiği ve baskın bir ‘terörizm’ anlatısının olduğu Türkiye’de ise önyargı, ayrımcılık, temas gibi konularda araştırma yapmak bir yana, bu konular için bir temel oluşturmak bile çok zordur. Bu anlamıyla Türkiye’deki araştırmaların batılı muadillerini ‘taklit etmeye’ çalışması bu yüzden şaşırtıcı değildir; fakat, bu çalışmalar temel itibariyle temel insan hakları, ayrımcılık ve güç ilişkilerine yaklaşımları bakımından kusurludur.

Son olarak, sosyal bilim araştırmalarında gerçekliği ulus-devletler düzeyinde ele alıp, kuran ve bunun kural ve normlarına araştırma eyleminin tamamını tabi kılan yöntemsel milliyetçilik yaklaşımı (Wimmer ve Schiller, 2003) da Kürt meselesi merkeze alındığında, tüm faktörleri içeren daha geniş çerçeveli akademik bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Ulus-devlet ve onun çıkarlarının oluşturduğu sınırları araştırma alanının çerçevesi olarak belirleyen ve bunun dışına çıkabilecek her tür bilgiyi reddeden yöntemsel milliyetçilik yaklaşımı, bu yazıda ele alınan çalışmaların arka planında da yer alıyor. Bu çalışmalarda genel itibariyle normları ve sınırları belirlenmiş bir Türk ulus devleti anlatısı bulunuyor. Maalesef yöntemsel çeşitlilik, eleştirel tarih ve gündem okuması veya araştırmacının çalışma içerisindeki rolünü tartışmaya açan refleksivite, bu anlatının ardında kayboluyor.

Refleksivite

Araştırmacının rolü ve araştırmacı-katılımcı ilişkisi dergilerin yayınlandığı akademik hakemli yayınlarda sıklıkla tartışılmaz. Buralarda yayın yapan araştırmacılar araştırmalarının ‘nesnelliğini’ bir şekilde etkileyeceği düşüncesiyle kendileri hakkında konuşmaktan kaçınmak istiyorlar. Fakat bu görüşün aksine araştırmacının kendi rolünü kabul etmemesi durumunda, araştırmanın önemli bir bileşeninin eksik kaldığına inanıyoruz. İster sahada ister laboratuvar ortamında yapılıyor olsun, çatışma bölgelerinde veya çatışma üzerine araştırma yapmak bağlam ve veri toplama süreci bakımından oldukça zorlayıcı olabilir (Acar ve ark., 2020). Üstelik, bu zorluk sadece araştırmayı tasarlama ve veri toplama süreciyle de sınırlı değildir. Araştırma raporunun paylaşılması ve yazılması sürecinde de bu zorluklar kendisini hissettirir. Dolayısıyla, araştırmanın tasarlanma ve veri toplama süreci dışında, araştırma sonuçlarını başkalarıyla paylaşma ve araştırma raporunu yazma sürecindeki zorlukların da araştırma raporuna dâhil edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Araştırma fikrinin nasıl ortaya çıktığı, araştırma sürecinde yaşanan zorluklar ve veri toplama süreci boyunca edinilen izlenimler gibi konularda okuyuculara bilgi verilmesi, okuyucuların süreci daha iyi kavraması bakımından çok değerlidir. Bu şekilde, araştırma fikrinin ortaya çıkışından araştırma raporunun yazılması süreci boyunca yaşanan değişim hakkında okur bilgilendirilmiş olur.

Araştırmacı ve katılımcının rollerine nasıl yaklaşılacağının birçok farklı yolu bulunuyor. Bunlardan ilki, araştırmacının bir araştırma yürütülürken meseleye içeriden veya dışarıdan bakmanın ne anlama geldiği konusunda farkındalık sahibi olmasıdır. Araştırmacılar olarak bizimle doğrudan ilgili konuları çalışma alanı olarak seçme eğilimindeyiz. Konuya olan ilgimiz de aslında bu konunun bir şekilde bizi etkiliyor oluşudur. Voloder ve Kirpitchenko (2014) içeriden araştırmacıyı incelediği toplulukla ortak özellikleri olan ya da o gruba yakınlık duyan kişi olarak tanımlar. Örneğin kendimi Kürt olarak tanımlıyor ve Kürt kimliği üzerine çalışmalar yürütüyorsam, Kürt kimliğini inceleyen fakat kendini Kürt olarak tanımlamayan dışarıdan araştırmacının aksine, kendimi içeriden bir araştırmacı olarak kabul edilebilirim. Bununla birlikte, bu topluluğa farklı düzeylerde yakınlık ve dolayısıyla farklı düzeylerde içeriden veya dışarıdan olma durumu da göz önünde bulundurulmalıdır. Mesela, Türk-Kürt çatışmasını inceleyen Kürt araştırmacıların aksine Türk araştırmacılar yabancı olarak kabul edilir mi? Ya da Türk bir araştırmacı bir Fransız araştırmacıya kıyasla yabancı olarak nitelendirilebilir mi?

Araştırmacının farklı kimliklerinin araştırmanın meşruiyetini etkilememesi gerektiğini, araştırmacının araştırmaya dâhil olma sürecini, araştırma sorularını seçme ve katılımcılara yaklaşım yöntemini bilmek, okuyuculara yardımcı olabilir. Ayrıca, katılımcıların araştırmacıyla kurduğu ilişki, bu ilişki esnasında katılımcıların kendilerini nasıl hissettiği ve hangi katılımcıların araştırmaya katılmayı tercih ettiği, hangilerinin katılmamayı seçtiği konularında okurun bilgilendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Özellikle çatışma ve barış çalışmaları yapan araştırmacılar süregelen çatışmalar nedeniyle çok sık biçimde Kürt katılımcılarla çalışıyor ve onların zaman ve enerjilerine talip oluyorlar. Bu durum insanların kendi değerlerini ve kimliklerini yalnızca çatışma merceğinden görmelerine ve çatışmayı da tek bir boyut üzerinden değerlendirmelerine neden olabilir. Katılımcılar için gerginlik oluşturacak bu durum, çatışma geçmişine sahip (örn, Kuzey İrlanda, Filistin ve İsrail) ve sadece veri toplama amacıyla yaklaşılan diğer gruplarda da görülüyor (bkz. Uluğ ve ark., 2020). Kısacası, refleksivite araştırmacıyı araştırmanın bir nesnesi olarak tanımanın ötesine geçerek, araştırmanın yürütüldüğü bağlamın tanınmasını da içeriyor.

Değerlendirme

Kimlik, çatışma, temas gibi sosyal psikolojik kuram ve yöntemler çerçevesinde sıklıkla çalışılan konuların objektiflik, tarafsızlık gibi saiklerle politik bağlamdan koparılması; ne söz konusu dinamikleri merkeze alan bilimsel bilginin üretilmesine, ne de bu literatürden faydalanabilecek politika yapıcı eylemlere katkı sunacaktır. Bu yazıda Kürt meselesini temel alan gruplararası ilişkiler alanındaki çalışmaların kavramsal, bağlamsal ve yöntemsel olarak hangi eksiklere sahip oldukları özetlenmeye çalıştık. Ayrıca genelde bilimin, özelde ise sosyal bilimlerin toplumsal eşitsizlik ve güç ilişkilerinden bağımsız biçimde değerlendirilmelerinin mümkün olmadığı günümüz dünyasında, Kürt kimliği ve ilgili alanlardaki sosyal psikoloji çalışmalarının da bu dinamiklerden etkilendiğini gösterdik. Gerek düşünce ve ifade özgürlüğüne büyük bir set oluşturan baskıcı, sağ-kanat politikalar, gerekse çatışma, barış veya şiddete dair çalışmanın getirdiği etik, yöntemsel ve hatta kişisel engeller (Bar-Tal, 2004; Moss ve ark., 2018), bu alandaki araştırmaların kuram, yöntem ve bağlama dair eksikliklerini ortaya çıkaran faktörler olarak ele alınabilir.

Ele alınan çalışmalarda, Kürt kimliğinin tanımlanması, Kürt katılımcıların seçimi, kullanılan yöntem ve neredeyse hiç yer verilmeyen veya son derece kısır biçimde geçiştirilen tarihsel ve politik bağlamın yanı sıra, Türk ve Kürtlere odaklanmış bir gruplararası ilişki çalışmasının neden yapıldığı, söz konusu grupların arasındaki çatışmanın niteliği ve hatta bu iki grubu sadece ayrıştıran değil ortaklaştıran faktörlerin neler olabileceğine dair ipuçları oldukça seyrektir. Bu durum, ulus kimliğin tek bir etnik grup üzerinden tanımlandığı ve vatandaşlık çerçevesinin de bu kimliğin içerikleri üzerinden temsil edildiği bir bağlamda, tam da metodolojik milliyetçiliğin bu alandaki sosyal psikoloji araştırmalarına ne kadar içkin olduğunu gösteriyor. Oysa sosyal psikoloji sadece çatışmanın anlaşılabilmesine değil, çatışma çözümü ve barış alanına da oldukça önemli katkılar sağlayabilecek bir alandır. Sosyal psikoloji yalnızca çeperlere değil meselenin merkezine inip katkı sağlayabilecek hem kuramsal ve yöntemsel araçlara sahiptir, hem de barışın psikoloji alanındaki çalışmasına aktif biçimde katkı koyabilir. Biz mevcut kuramsal ve yöntemsel araçların meselenin daha da derinine inilmesi ve soruların seçimi, kavramsallaştırma ve yöntemin belirlenmesine dair süreçlerde daha da dikkatli davranılması gerektiğini düşünüyoruz. Bunun için çalışmalara daha yapısal değişkenlerin katılması, coğrafi ve politik açıdan daha çeşitli örneklemlere ulaşılması, farklı yöntemlerin birlikte kullanılması, gruplararası tutum ve önyargı dinamiklerinin ötesine gidilmesi, daha fazla davranışsal ve değişime dair ölçümlerle daha pozitif değişkenlerin eklenmesi gerekmektedir. Böylece, çatışmanın anlaşılması ve önlenmesi ile pozitif barışın tespiti ve desteklenmesini sağlayarak alandaki potansiyelin gerçekleşmesi mümkün olacaktır.

Kaynaklar

Acar, Y. G., Moss, S. M. ve Uluğ, Ö. M. (Ed.). (2020). Researching peace and conflict in the field: Methodological challenges and opportunities. Springer.

Acar, Y. G., Önal, E. S., Şen, E. ve Uysal, M. S. (2024). Is studying Kurdishness enough? Tracing epistemic violence and methodological nationalism in social and political psychology research in Turkey [Değerlendirmede].

Arnett, J. (2008). The neglected 95%: Why American psychology needs to become less American. American Psychologist, 63, 602‐614

Bar-Tal, D. (2004). The necessity of observing real life situations: Palestinian-Israeli violence as a laboratory for learning about social behaviour. European Journal of Social Psychology, 34, 677-701.

Bayad, A., Şen, E., Alparslan, K. ve Eser, Ü. (2022). Toplum ve psikoloji ilişkisini Kürt meselesi üzerinden okumak. U. Şah, A. Gürel, B. Gürsel, E. Doğa ve E. Sandıkçı (Ed.), Eleştirel psikoloji: Yaklaşımlar, gündemler, tartışmalar içinde (ss. 311-336). İletişim.

Coşkan, C. ve Şen, E. (2023). “If I die, my children will pursue this case”: Counternarratives of power in Kurds. Peace and Conflict: Journal of Peace Psychology, 29(2), 135-154.

Coşkan, C. ve Şen, E. (2024). Resistance from below among racialized peoples: Exploring Kurdish understandings of power. Journal of Social Issues, 1-50.

Gergen, K. J. (1973). Social psychology as history. Journal of Personality and Social Psychology, 26, 309-320.

Gezici-Yalçın, M. ve Coşkan, C. (2020). Psikolojide yöntem sorunlarına eleştirel yaklaşım ve öneriler. Psikoloji Çalışmaları Dergisi. 41(3), 759-787.

Göregenli, M. (2007). Şerif’ten sonra Türkiye’de sosyal psikolojinin “sosyal”liği ve sosyal sorumluluğu üzerine düşünceler S. Batur ve E. Aslıtürk (Ed.), Muzaffer Şerif’e armağan: Muzaffer Şerif’ten Muzafer Sherif’e içinde (ss. 217-240). İletişim.

Göregenli, M. (2010). Psikolojinin Kürt sorunuyla imtihanı. Eleştirel Psikoloji Bülteni, 3, 3-11.

Martín-Baró, I., (1994). Writings for a liberation psychology. Harvard University Press.

Moss, S. M., Uluğ, Ö. M. ve Acar, Y. G. (2019). Doing research in conflict contexts: Practical and ethical challenges for researchers when conducting fieldwork. Peace and Conflict: Journal of Peace Psychology, 25, 86-99.

Nosek, B. A., Alter, G., Banks, G. C., Borsboom, D., Bowman, S. D., Breckler, S. J., ... ve Contestabile, M. (2015). Promoting an open research culture. Science, 348, 1422-1425.

Said, E. W. (1979). Zionism from the standpoint of its victims. Social Text, 1, 7-58.

Uluğ, Ö. M., Acar, Y. G. ve Kanık, B. (2021). Reflecting on research: Researcher identity in conflict studies from the perspectives of participants. European Journal of Social Psychology, 51(6), 847-861.

Uluğ, Ö. M. ve Çoymak, A. (2017). Bir bilim alanı olarak psikoloji sosyal yapıyı anlamanın neresinde? İnsan davranışı ve yapı ilişkisi üzerine eleştirel bir deneme. Praksis, 43, 895-916.

Ünlü, B. (2018). Türklük sözleşmesi: Oluşumu, işleyişi ve krizi. Dipnot Yayınları.

Uysal, M. S., Şen, E., Önal, E. S. ve Acar, Y. G. (2024). Contact under the contract: Addressing epistemic violence and methodological nationalism through a meta-analytical review on intergroup contact studies in Turkey. [Değerlendirmede].

Uysal, M.S., Şen, E., Önal, E. S. ve Acar, Y. G. (baskıda). Researching identity in the imposed boundaries of a nation-state: A meta-analytical review of identity and intergroup relations between Turks and Kurds. Peace and Conflict: Journal of Peace Psychology,

Vollhardt, J. K. ve Bilali, R. (2008). Social psychology's contribution to the psychological study of peace: A review. Social Psychology, 39, 12-25.

Voloder, L. ve Kirpitchenko, L. (2014). Insider research on migration and mobility. Ashgate Publishing.

Wimmer, A. ve Schiller, N. G. (2003). Methodological nationalism, the social sciences, and the study of migration: An essay in historical epistemology 1. International Migration Review, 37(3), 576-610.


[1] Türkiye’deki psikoloji bilgisinin tamamı düşünüldüğünde, Türklerin buradaki aşırı şekilde temsilini içeren ırksallaştırılmış yönünü vurgulamak amacıyla bu terimi tırnak işaretiyle birlikte kullanmayı tercih ettik.

[2] Taramalar Kurds, Kurdish, Turkishness, Kurdish conflict, Kurdish question, Kurdish-Turkish conflict, ethnic minorities in Turkey, Kurdistan Workers Party, Kurdish movement, Turkish-Kurdish conflict, Turkish, Turks, Conflict in Turkey, Turkish citizenship ifadeleri kullanılarak Web of Science, Scopus ve Psycinfo veritabanlarında gerçekleştirildi.

[3] Bazı araştırmalar birden fazla kategori içerisinde değerlendirildi.

[4] İngilizce literatürde ‘intergroup contact’ olarak bilinen bu kavram Türkçe literatürde çoğunlukla sosyal temas olarak geçiyor. Bu yazıda İngilizce aslına sadık kalmak amacıyla ‘gruplararası temas’ı kullanmayı seçtik.

[5] Bu kategoriye antropoloji, siyaset bilimi, sosyoloji gibi alanlardan yukarıda bahsedilen kriterlere uyan çalışmalar dâhil edildi.

[6] Bağlam ile araştırma verisinin toplandığı tarih, bölgenin sosyo-politik ve tarihsel özellikleri, o bölgede veri toplanmadan önce meydana gelen önemli politik olaylar, örneklemin evreni temsiliyetini etkileyen çevresel etmenler, araştırmacının kimliği ve pozisyonu, araştırılan konu ve bölgeyle kurulan ilişki başta olmak üzere ölçülen sosyal psikolojik kavramı etkileyen, çevreleyen ve döngüsel olarak ondan etkilenebilen dışsal değişkenler kümesini kastediyoruz.

[7] 2013 Mart’ında Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla başlayan fiili ateşkes ile 2015 yılının yazına kadar süren ve Kürt meselesine kalıcı çözüm bulmaya çalışılan dönemi kapsamaktadır.