Türkiyeli Genç Ermenilerin Kimlik Algıları ve Hrant Dink Suikastı


Rudi Sayat Pulatyan

Panavor, Araştırmacı

Bu yazı kendi hikâyemden ilham alarak yola çıktığım yüksek lisans tezime[1] dayanıyor ve Türkiye’de genç bir Ermeni olmanın ne anlama geldiği sorusuna yanıt arıyor. Bu araştırma, Türkiye Cumhuriyeti devletinin, Türkiye geniş toplumunun ve son olarak da Ermeni toplumunun uyguladığı politika, tutum ve baskıların genç Ermenilerin ‘Ermeni olma’ sürecini nasıl etkilediğini, sözlü tarih yöntemiyle yapılan mülakatlar aracılığıyla inceliyor. Meslek, yaş, finansal durum gibi kriterleri göz önünde tutarak 2020 yılında, 18-30 yaşları arasında altısı kadın ve altısı erkek olmak üzere toplam 12 kişiyle mülakat yaptım. Türkiye’deki genç Ermenilerin deneyimlerini yansıtacağını düşündüğüm bir soru listesi oluşturdum fakat bu sorulara bağlı kalmadan, görüşülen kişilerin tartışmalara yön vermesine izin vererek mülakatları tamamladım. Burada ana hatlarıyla özetleyeceğim araştırma, genç Ermenilerin öznelleştirilme[2] süreçlerini; kimlik, milliyetçilik, hafıza ve Ermeni çalışmaları bağlamında inceliyor. Aynı zamanda Türk ulus devletinin kuruluş döneminden başlayarak uygulanan resmî politikaların Ermeni kimliğinin aktarımı üzerindeki sonuçlarını analiz ederken, Hrant Dink suikastının genç Ermenilerin Ermeni kültürü ve kimliğine ilişkin algıları üzerindeki dönüştürücü etkilerini vurguluyor.

Tarihsel Arka Plan

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemleri soykırım, katliam, yangın, sürgün ve nüfus mübadelesi gibi birçok toplumsal olaya tanıklık etti. Cumhuriyetin kurulduğu 1923 yılına gelindiğinde, ülke nüfusu büyük oranda gayrimüslim nüfustan arındırılarak homojen bir yapıya dönüştürüldü. Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde az sayıda gayrimüslim nüfus bulunsa da gayrimüslim yoğunluğu en fazla olan şehir İstanbul’du. 1927’de yapılan ulusal nüfus sayımına göre, İstanbul nüfusunun %28’i, Türkçeyi anadili olarak tanımlamıyordu (Cagaptay, 2004). Ulus devlet ideolojisi üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli şehirlerinden biri olan İstanbul’daki çokkültürlü yapı, hâliyle bu ideolojiye bir tezat oluşturuyordu. Cumhuriyetin ilerleyen yıllarında, gayrimüslim toplumların ekonomik ve sosyal yaşamdan silinmeleri için uygulanan ayrımcı politikalar neticesinde bugün Türkiye nüfusu gayrimüslim nüfustan neredeyse arındırılmıştır. Türkiye’de yaşayan gayrimüslimlerin ve bu makale kapsamında incelenecek olan genç Ermenilerin hangi şartlar altında öznelleştirildiklerini anlayabilmek için; Türkçe olmayan dillerin günlük hayattaki yerini yok etmeyi amaçlayan ve 1940’ların ortalarına kadar devam eden ‘Vatandaş Türkçe Konuş’ kampanyasını; 1934 yılında yürürlüğe konarak Ermenilerin -yan veya Rumların -pulos ile sonlanan soyadları almalarına izin verilmemesine neden olan Soyadı Kanunu’nu; gayrimüslimleri ekonomik alanlarda da tasfiye etmek amacıyla 1942’de yürürlüğe konan Varlık Vergisi’ni ve 1955’te yaşanan 6-7 Eylül Pogromu’nu göz önünde bulundurmak gerekiyor.[3] Türkiye Cumhuriyeti’nin 30 yıllık kısa bir döneminde meydana gelen bunca olay, Türkiye’deki gayrimüslim nüfusun önemli ölçüde azalmasına ve günümüzde de bu nüfusun İstanbul’a sınırlanmasına neden oldu. Bugün resmî bir istatistik olmamasına rağmen İstanbul’daki Ermeni nüfusu on binlerle, Rum ve Yahudi nüfusu ise binlerle ifade ediliyor.

Ermeni Kimliğinin İnşası

Cumhuriyet sonrası Türkiye Ermeni toplumunu inceleyen Lerna Ekmekçioğlu, Ermeni toplumundaki önde gelen kişilerin, Ermeni toplumunun varlığını sürdürebilmesi için yeni kurulan devletle iyi ilişkiler kurmanın gerekli olduğuna inandıklarını belirtiyor (Ekmekcioglu, 2016). Her ne kadar devletçi bir tutuma sahip olsalar da özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulanan ayrımcı politikalar, Ermeni toplumunun kendi kabuğuna çekilmesine, toplumsal ve kültürel yaşamlarını Ermeni kilisesi, okulu ve derneği gibi kapalı alanlara taşımasına neden oldu.

Hratch Tchilingirian bu içe kapanma refleksini ayrımcı politikalara karşı bir savunma mekanizması olarak değerlendirirken, Ermeni toplumu içinde sol görüşlü veya liberal entelektüeller tarafından desteklenen ve geniş toplumla bütünleşmeyi savunan bir başka kanattan bahseder. Ermeni patrikliği, kilisesi, okulu ve hayır kurumları gibi yapıların yanı sıra Marmara ve Jamanak gibi gazeteleri içe kapanma kanadının temsilcileri; Agos gazetesi, Nor Zartonk[4] çevreleri veya Garo Paylan gibi isimleri ise bütünleşmeyi savunan diğer kanadın temsilcileri olarak tanımlayan Tchilingirian, son elli yılda Ermeni toplumundaki iç dinamiklerin bu iki kanat arasındaki mücadele neticesinde şekillendiğini iddia ediyor (Tchilingirian, 2017).

Ermeni toplumunun iç dinamiklerini bu iki kanat arasındaki mücadele bağlamında incelemek iyi bir başlangıç olsa da Türkiyeli Ermenilerin günlük yaşamlarındaki deneyimleri anlayabilmek için yeterli değil. Ancak yine de gündelik hayatlarında çeşitli gerekçelerle dışarıya çıkan Ermenilerin, toplumun diğer kesimleriyle karşılaşmalarını ve bu karşılaşmalar sırasında Ermeniliklerini nasıl yaşadıkları üzerine düşünmek, bu iki kanadı anlamak için faydalı olacaktır. Lerna Ekmekçioğlu bu farklı alanlardaki karşılaşmaları tanımlamak için bu karşılaşmaların meydana geldiği yerleri iç, orta ve dış alanlar olmak üzere üçe ayırır (Ekmekcioglu, 2016). Devlet otoritesinin en az hissedildiği ve aile ile kısıtlı olan içeriye kıyasla orta alanlar devlet otoritesinin hissedildiği fakat karar verici olmadığı yerlerdir; örneğin Ermeni okulları, kiliseler, mezarlıklar orta alanların en açık mekânlarıdır. Dışarısı ise Ermenilerin kolaylıkla şiddetin hedefi hâline gelebileceği kamusal veya özel alanlardır. Türkiyeli Ermenilerin kimlik algıları ve kimliklerini yaşama biçimleri, içeriden dışarıya geçerken yapılan veya yapıl(a)mayan eylemlerden önemli ölçüde etkileniyor.

Aile kurumu kapalı kapılar ardında bulunmasından dolayı sahip olduğu özerklik sayesinde, Cumhuriyet sonrası Ermeni kimliğinin yeniden üretiminin ve devamlılığının ana sağlayıcılarından biri hâline gelmişti. Ancak, ailenin sahip olduğu bu özgürlük oldukça kısıtlıydı ve 1915 sonrasında Ermeni kimliğinin temel bileşenlerinden biri olan Ermeni Soykırımı’ndan bahsedilmesine olanak tanımazdı. Ermeni Soykırımı’ndan bahsetmenin imkânsızlığı, bir yandan bu konunun yeni kurulan devletin temel tabularından birini oluşturmasından, bir diğer yandan da bu konuyu konuşmanın doğurabileceği risklerden kaynaklanıyordu. Nina Fischer, soykırım sonrası aileler üzerine yaptığı çalışmada, kuşaklar arası oldukça kısıtlı bir aktarım olmasını ebeveynlerin çocukları yıkıcı bilgilerden koruma arzusundan kaynaklandığını öne sürüyor (2015, 5).

Ancak genç Ermenilere uygulanan dışarıdaki kısıtlamalar ve içerideki tedbirler, aile içinde Ermeni Soykırımı’na dair herhangi bir aktarımın olmadığı anlamına gelmiyor. Her ne kadar ebeveynler çocuklarının Ermeniliğiyle ilgili ‘tehlikeli’ olarak değerlendirdikleri konuları gizlemeye özen gösterseler de Ermenilerin hayatları, kimliklerinin ‘tehlikeli’ yönlerini onlara hatırlatan sayısız anla çevrelendiğinden bu çabanın başarıya ulaşması imkânsızdı. Örneğin Sarven[5], babasının Ermeni Soykırımı konusundaki muhafazakâr tutumuna rağmen Lübnan’dan, büyük ihtimalle kaybolmuş bir akrabasından gelen beklenmedik bir mektupla sessizliğin bozulduğunu anlatıyor.

Babam çok sert bu konuda, asla konuşmayı, anlatmayı, aile içindeki bir hikâyeyi de dillendirmeyi sevmez. Ama bizde şöyle bir hikâye var. Benim yayam [babaanne], babamın maması [anne] Alzaymır hastalığına yakalanmıştı. 2011-2012 yıllarında, tam bu hastalığın başladığı dönemlerde, daha böyle yeni yeni bir şeyleri unutmaya başladığı dönemde çok garip bir şekilde Lübnan’dan bize bir mektup gelmişti. Ben de aşağı yukarı işte 10-12 yaşında filanım. Böyle şeyi hatırlıyorum, aile içinde sürekli; o mektubu, işte geldi ama açalım mı açmayalım mı, bakalım mı bakmayalım mı? Kimden gelmiş? Tamam boş verin, saklayalım, kaldıralım. Şeyi hiç unutmuyorum, o sahneyi, babamla yayam çok uzun süre mutfakta kaldı. Uzun süre o mektubun üzerine konuştular ve mektubu yayam bir yere saklattı ve mektup orada kaldı. Üzerinden bayağı zaman geçti. 2015’te yayam vefat etti. Artık benim de bu konuya ilgi duymaya başladığım dönemlerdi. Babama, “Ya o mektup nerde, o mektup neydi, kimden geldi” filan diye sormuştum. Hiçbir şey söylemedi. Yayam vefat ettikten sonra evi bayağı bir talan ettim. Mektubu bulamadık. Ama hani belki o bir akraba idi, belki bizi arayan ya da bizim zamanında aradığımız ama ulaşamadığımız biriydi. Tam olarak neydi hâlâ bilmiyorum.

Bu hikâyenin de örneklediği gibi aile, sadece Ermeni kültür ve geleneklerinin nesilden nesile aktarıldığı bir zemin değil, aynı zamanda Ermeniliğin sınırlarını da tanıtan bir kurum olarak öne çıkıyor. Bu tespite paralel olarak görüşmelerde ortaya çıkan bir diğer tema ise Ermeni çocukların aile içerisinde en sık karşılaştıkları müdahalelerin kimlerle arkadaş olabilecekleri, sokakta nasıl davranmaları gerektiği ve arkadaşlarıyla neleri konuşup neleri konuşamayacakları üzerine. Bu müdahalelerin genç Ermenilerin günlük yaşamları üzerindeki en doğrudan sonucu, içerisi ile dışarısı arasında kesin bir çizgiyle ayrılan iki farklı yaşam olarak özetlenebilir. Görüşmecilerin çoğu evlerinden çıkıp sokakta yürümeye başladıkları anda kimliklerini yaşama biçimlerinin radikal bir biçimde değiştiğinden bahsederken Sarven, bu ayrımı sokak kapısı üzerinden betimliyor.

Benim yayam çok iyi Ermenice konuşurdu. O zamanlar işte böyle okula gidiyorsun. Ermeniceyi yeni yeni öğrenmeye çalışıyorsun. Şeyi hatırlıyorum mesela, yayam bodrum katta oturuyor, camdan konuşuyoruz. Camdan konuştuğumuzda Türkçe konuşuyorsun ama apartmandan içeri girip kapı dairesinden geçtiğin an Ermeniceye dönüyorsun. Hani o cam bir sınır ve sınırın arkasında Ermenice konuşmak yasak ama içinde dilediğin gibi Ermenice konuşabilirsin.

Genç Ermenilerin kamusal yaşamlarındaki sınırlar aileleri tarafından şekilleniyor olsa da özellikle Ermenice bir isme sahip olanlar için bu sınırlar kolayca ihlal edilebiliyor. Tanıdık olmayan bir isme sahip herkes gibi İstanbullu Ermeniler de günlük hayatlarında sürekli “Nerelisin?” sorusuyla karşılaşır. Sohbetin devamında Türkçe olmayan bir isme sahip birinin Anadolu’dan olup, Türk olmadığı anlaşıldığında genellikle soruyu soranın ağzından ‘olsun’ kelimesi çıkar. Her ne kadar çok yaralayıcı gözükmese de bu ifade, farklı olmanın sosyal hiyerarşinin üst kademelerinde yer alan kişilerin ‘hoşgörüyle’ yaklaşması gereken bir kusur olduğunu hatırlatır. Türkiye’deki diğer gayrimüslim toplumlar gibi Ermeniler de bu karşılaşmalardan kaçınmak için ceplerinde Türkçe bir isim taşımayı ve riskli durumlarda bu ‘güvenli’ isimle çağrılmayı tercih ederler.

Butler, bedenin toplumsal varoluşunun isimler aracılığıyla mümkün hâle geldiğini ileri sürer (Butler, 1997). Kişiyi belirli bir toplumsal varlığa çağıran, milliyet, ırk ve cinsiyeti gerçekleştiren addır (Stevens, 1999). Başka bir deyişle genç Ermeniler, Ermenice isimleriyle anıldıktan sonra sadece biri olarak değil aynı zamanda Ermeni biri olmaya başladıkları ve bu da belirli performanslar sergilemeleri gerektiği anlamına geliyor. Bu noktadan hareketle, genç Ermenilerin kendilerine ‘güvenli’ Türkçe isimler benimsemeleri, Türkçe olmayan bir isme sahip olmanın gerektirdiği performanslardan biri olarak değerlendirilmelidir. Nitekim yukarıda anlatıldığı gibi Türkiye’de Türkçe olmayan bir isme sahip olmak siyasi, sosyal ve ekonomik dışlanmaya yol açabilir. Her ne kadar bir savunma mekanizması olarak ‘farklı’ isim Türkçeleştirilse de başka bir isme sahip olmak genç Ermenilerin öznelleştirilme sürecini daha da karmaşıklaştırıyor. Nitekim, yeni bir Türkçe isme sahip olmaya başladıkları andan itibaren, Ermenice isminin yanı sıra Türkçe isminin gerekliliklerini de yerine getirmek zorunda kalıyorlar. Türkçe isme sahip olmak Türk ve Müslüman olmayı da beraberinde getirdiğinden Türkçe isimler, genç Ermenilerin Ermenice konuşmalarına ya da boyunlarında bir haç gözükmesine izin vermez. Bu anlatıya paralel olarak, Ermeniliği ifade edebilecek herhangi bir fiziksel veya soyut temsilin saklanması da görüşülen kişilerin anlatılarında önemli bir yer tutuyor. Özellikle haçı saklamak mülakatlarda en çok tekrarlanan temalardan biri. Örneğin Karin, gündelik karşılaşmalarında yaşadığı ve neredeyse Ermeni adını söylemekten vazgeçmesine neden olan süreçleri anlatıyor.

Ama sonra bir aydınlanma geldi ve dedim ki, “Ya bırak allah aşkına Karin, adın senin Karin’se Karin diyeceksin! Bu kadar basit, [Starbucks bardağına] ne yazarlarsa yazsınlar yani.” Bu sadece Starbucks mevzusu değil bu arada, genel olarak, bazı şeyleri kendime saklayabileceğimi düşündüm böyle. (…) İnsanlar onu bunu takıyor, kendi dinini gösteren veya ne bileyim kendi geleneğiyle ilgili olan bir şeyi rahat rahat takıp gezebiliyor ama ben işte bir haç taksam dikkat çeker, hep bunu düşünmüştüm. (…) O açıdan hani o ara böyle bir kırılma noktası olmuştu ama şu anda herhangi bir şeyim yok yani. Ama hâlâ bağıra bağıra Ermeni olduğumu ve Hristiyan olduğumu ele veren, gösteren bir şeyi; haçtır bir şeydir rahatlıkla takmam yani.

Genç Ermenilerin kimlik inşa süreçlerinde zorunlu askerlik, çoğu Ermeni genç erkek için önemli ve korkulu bir aşama olmaya devam ediyor. Ermeni toplumu içinde sıklıkla konuşulan ayrımcılık ve şiddet hikâyeleriyle birlikte, Sevag Balıkçı’nın[6] tam da Ermeni soykırımının yıldönümünün anıldığı 24 Nisan’da öldürülmesi, Ermeni genç erkeklerin kaygılarının daha da artmasına neden oluyor. Örneğin Arden, orduda karşılaşabileceği herhangi bir dışlanmanın psikolojik sağlığına uzun süreli etkilerinin olacağından endişe duyduğunu belirtiyor.

Ya tedirginlik derken belki bir milyonda bir ihtimal o tarz insanlara denk gelicez ama işte Sevag’ın ölümünden sonra veya Hrant Dink karşıtı savunma yapanları gördükten sonra bize denk gelirse ne olur, bizi dışlarlar mı, ben bir zarar görür müyüm… Veya sonuçta bunlar psikolojiyi etkileyecek olaylar. Orada bir dışlanma bile benim hayatımı etkileyebilir veya bana zarar verebilirler.

Toplumsal cinsiyetin, erkeklere kıyasla Ermeni genç kadınların hayatlarına etkisinin çok yönlü olduğunu söylemek mümkün. Etnik, cinsel, dinsel kimlikleri ne olursa olsun Türkiye’de genç kadınların karşılaştığı zorluklara ek olarak Ermeni olmak bu deneyime yeni bir boyut katıyor. Kadınlara, özellikle aileleri tarafından sürekli cinsiyet kimlikleri hatırlatılıyor ve onlardan buna göre davranmaları isteniyor. Kadın görüşmecilerin tamamı, ailelerinin kendilerine romantik ilişkilerinde Ermenilerle arkadaşlık etmelerini telkin ettiklerinden bahsederken, erkek görüşmecilerin hiçbiri bu konuya değinmedi. Zepür, bu telkinlerin yeri geldiğinde Ermeni genç kadınların ilişkilerine doğrudan müdahaleye kadar varabildiğini örnekliyor.

Hatta örnek vereyim, üniversitede iki yıllık bir ilişkim vardı ama sürekli annemlerin bana yaptığı baskılar yüzünden ayrıldım. Ama mutluydum da. Yani bu beni çok soğutuyor. Her şeyin sürekli dine bağlanması. Yani senin o kişiyle anlaşman, senin için doğru insan olması önemli değil. Hay [Ermeni] olsun ama boşansam daha mı iyi? Özellikle ebeveynler böyle bakıyor. “Hay olsun nasıl olursa olsun”, “Hayın kötüsü, Müslüman’ın iyisinden iyidir.” gibi saçma salak...

İçerideki tüm çabalarına rağmen hayatları okul, kilise gibi Ermeni kurumlarıyla sınırlı olmayan genç Ermenilerin dış dünyayla tanışmalarının engellenmesi mümkün olmuyor. Denetim mekanizmaları dışarıyla karşılaşma olanaklarını ve çeşitliliğini sınırlasa da eğitim, genç Ermenilerin başkalarıyla tanıştığı kaçınılmaz bir alan olarak ortaya çıkıyor. Ermeni okullarına giden görüşmecilerin, Ermeni olmayanlarla ilk uzun süreli karşılaşmaların yaşandığı yerler olarak dershanelerden bahsetmesi bu duruma bir örnek teşkil ediyor. Ancak genç Ermeniler, hayatları boyunca hem aileleri tarafından Ermeni olmayanlarla arkadaşlık kurmamaları yönündeki öğütler hem de de arkadaşlarından duydukları ayrımcılık hikâyeleri nedeniyle Ermeni olmayanlarla arkadaşlık kurmada sorunlar yaşıyor, zorlanıyorlar.

Görüşmelerden yapılan alıntılar, Ermenilere küçük yaşlardan itibaren kontrol mekanizmalarının aşılandığını, eğitim ve toplumsal ortamlardaki deneyimler yoluyla kimlik anlayışlarının şekillendiğini ortaya koyuyor. Bu mekanizmalar, genç Ermenilerin çeşitli olayları ve toplumsal beklentileri nasıl yorumladığı ve günlük hayatlarında bunlara verdiği tepkilerin temelini oluşturuyor. Türk olmayan bir kimliğe sahip olmanın ancak ‘hoşgörülebilecek’ bir durum olduğuna dair var olan toplumsal kanı, sosyal, politik ve ekonomik dışlanma gibi sonuçlara yol açtığından, Arus Yumul’un belirttiği gibi, Ermenilerin, toplumsal beklentilere uygun bir biçimde ‘sessiz yabancı’ rolünü benimsemelerine yol açıyor (Yumul, 2011, 151). Fakat tüm bu zorluklara rağmen, ilerleyen sayfalarda detaylandırılacağı gibi genç Ermeniler arasında kültürel kimliklerini kamusal alanlarda açık bir şekilde ifade etme konusunda artan bir özgüven var.

Dönüşen Ermeni Kimliği

Tchilingirian’a göre, uzun süre gölgelerde veya kapalı kapılar ardında bahsedilen Ermeni Soykırımı, 1990 ve 1998 İstanbul patriklik seçimleri ve 1996 yılında yayın hayatına başlayan Agos gazetesinin kurulmasıyla birlikte daha geniş kesimlerce tartışılmaya başlandı (Tchilingirian, 2017). Bu olaylar, özellikle Hrant Dink’in devlet politikalarını, Türkiye geniş toplumunu ve hatta Türkiye Ermeni toplumunu sorgulayıp eleştirmesi, Ermenilerin ‘sessiz yabancı’ rolünün dönüştüğü bir sürecin başlangıcı oldu. Ermeni Soykırımı’nın konuşulmaması gerektiğini ve ancak kapalı kapılar ardında bahsedilebileceğini öğrenerek büyüyen Türkiyeli Ermeniler, Dink’in yazılarında ve televizyon programlarında başlattığı tartışmalardan etkilendi. Bu durum, özellikle muhafazakâr Ermeni kesimlerde rahatsızlık yarattı ve Dink çok konuşmak, huzuru bozmak ve Ermenilerin güvenliğini tehlikeye atmakla suçlandı. Ancak 19 Ocak 2007’deki suikastının ardından hem Ermeni toplumu hem de toplumun geri kalanındaki Hrant Dink algısı önemli ölçüde değişti. Olayın üzerinden geçen yıllar içerisinde Hrant Dink’in etkileri üzerine çeşitli akademik makaleler, kitaplar ve tezler hazırlandı. Bu çalışmalar, suikastın toplum üzerindeki etkilerine değinirken, en büyük etkinin genç Ermeniler üzerinde olduğunu iddia etti (Bilal 2006; Fırat et al. 2021; Neyzi 2010). Suikast, Ermeni Soykırımı’nın geçmişten farklı bir biçimde kamusal alanda tartışılmasına neden olduğu gibi genç Ermenilerin öznelleştirilme sürecini de önemli ölçüde etkiledi. Öyle ki, görüşmecilerin büyük bir kısmı suikastı kendi hayatlarında bir ‘kırılma noktası’ olarak değerlendirirken, suikastın hem Ermeniliklerini anlamlandırmalarında hem de kimliklerini kamusal alanda yaşama biçimlerinde ciddi bir değişime yol açtığını dile getirdi.

Şimdi şöyle söyleyeyim, peri masalından gerçekliğe geçiyormuşsun gibi olur ya, öyle bir değişimdi benim için. O zamana kadar tamam, tamam biz burada azınlığız ama her şey yolunda gidiyor, hani bir şeyle karşılaşmadım. Ama biri öldürülüyor. Canice yani. Biri öldürülüyor ve bu- ve bu belki de- bu işte şeydi benim için yani dedim ki ben Türkiye’de değersizim. (…) Yani bu ülkede böyle birisi, planlı bir şekilde öldürülüyor ve bir soykırım daha yapılabilir. Bunu düşünmüştüm yani. Neden olmasın? Ya da nasıl diyeyim, yani, bilmiyorum yani- o bir şey noktası, kırılma noktası benim için. Ama şunu da hep görünce çok da seviniyorum. İnsanların, Müslümanların, aydın kesimin verdiği destek ve onların da o isyanı, bu olaya karşı isyanı, bizim yanımızda olması, yürüyüşlerde, orada burada. Hani o aydın kesimin de desteğini hissetmek çok mutlu eden bir şey ama tabii ki- tabii ki böyle bir şey keşke olmasaydı. Ama en azından bir kesim tarafından da bu olay bizim anladığımız şekilde algılanıyor.

Hrant Dink suikastının yarattığı etkinin öneminin, genç Ermenilerin bu suikastı Ermeni Soykırımı’nın bir uzantısı olarak algılamasıyla açıklanabilir. Sarven’in de vurgulandığı gibi Türkiye Ermenileri, suikastı Ermeni Soykırımı’nın devamı olarak algıladılar. Suikasttan önce Ermeni Soykırımı genç Ermenilerin yalnızca aile hikâyelerinde veya Ermeni tehciri olarak ders kitaplarında karşılaştığı soyut bir olaydı. Ancak Hrant Dink suikastının ardından soykırım, kendi hayatlarında da bir yansımasına tanıklık ettikleri somut, algılanabilir bir olaya dönüştü. Alessandro Cavalli (2004) tarafından ortaya atılan ‘ehemmiyetli olay’ (événement crucial) terimi, bireylerin, grupların veya toplumların yaşamlarını önemli ölçüde etkileyen bu tür olaylara atıfta bulunur. Cavalli’yi takiben, Derya Fırat Ermeni Soykırımı’nın Ermeni toplumunun tarihinde bir dönüm noktası olarak işaretlendiğine ve anıldığına dikkat çeker (Fırat, 2021). Dolayısıyla, birinci kuşak Ermenilerin algısını şekillendiren en önemli olay Ermeni Soykırımı iken, Hrant Dink suikastı ise genç Ermeniler için zamanın akışını bozan ve hayatlarını ikiye bölen ehemmiyetli bir olay hâline geldi. Önceki bölümlerde bahsettiğim gibi hem devlet politikaları hem de Ermeni kurumları, Ermenilik ile Ermeni Soykırımı arasında bir bağ kurulmasını engellenmeye çalıştı. Ancak Hrant Dink suikastının ardından genç Ermeniler suikast ile Ermeni Soykırımı arasında kaçınılmaz olarak bir bağlantı kurdu. Bu kurulan bağlantı, bugüne kadar görünmez olması telkin edilen genç Ermenilerin kültür ve geleneklerini savunmalarını ve kamusal alanda kendilerini göstermekten çekinmemelerini beraberinde getirdi. Örneğin Verjin, suikast sonrasında Ermenilerin, Ermeniliklerinin farkına varmakla kalmayıp bu kültürün toplum tarafından da fark edilmesini istediklerine işaret ediyor.

Bayağı değişti aslında. Çünkü normalde biz dışarda bile Hayeren [Ermenice] konuşamıyorken, şu an mesela Ermenice konuşabiliyoruz. Çünkü kimliğimizin farkındayız, artık fark edilsin de istiyoruz. Nasıl diyeyim gizlenmektense artık bunun bir kimlik olduğunun farkındayız ve bu hani benliğimiz diyemem belki çünkü bir ırka sahip olmak bir benlik olamaz benliğinin bir parçası olabilir. Ben en azından Ermenilik benim benliğim değil yani Verjin’in bir parçası Ermenilik. (...) Artık dediğim gibi Hayeren konuşabiliyoruz. Dışarda mamana anne demek zorunda değilsin, ya da ne bileyim yayana anneanne falan. Kendi dilinde konuşabiliyorsun, bunla özetleyebilirim. Ya da ne bileyim birine ben Ermeni’yim derken çekinmiyorum mesela. Çünkü biliyorum ki yapamaz böyle şeyleri. Çünkü böyle şeylerin olması karşı tarafın birazcık yapabilirim cesaretini de kırıyor. Çünkü şey oluyor, ben böyle bir şeyle yaklaşırsam tepki alacağım.

Suikasttan önce genç Ermenilerin kamusal alanda kimliklerini yaşamaları neredeyse olanaksızdı çünkü kimlikleri korku ve sessizlikler üzerine kurulmuştu. Çünkü onlara dikkat çekmemeleri ve Ermeni kökenlerini, özellikle de Ermeni Soykırımı’nı tartışmaktan kaçınmaları öğretildi. Aileden gelen talimatların yanı sıra, kendilerine devlet aygıtları tarafından sürekli olarak seslerini yükseltmemeleri hatırlatılıyordu (Maksudyan, 2009). Ancak suikastın ardından genç Ermenilerin Ermeniliklerini nasıl tanımladıkları ve bunu özellikle kamusal alanlarda nasıl temsil ettikleri konusunda dramatik bir değişim yaşandı. Suikast ile Ermenilik ve Ermeni Soykırımı arasında kurulan bağlantı, Soykırım hafızasını canlandırmakla beraber, genç Ermenilerin öznelliklerini tanımlayabilecekleri bir referans noktası belirlemelerine de olanak sağladı. Değişimle birlikte genç Ermeniler içinde kalmaları telkin edilen bölgelerin dışına çıkmaya ve Ermeni kültürünün çeşitli ögelerini benimsemeye ve hatta bunlarla gurur duymaya başladı. Görüşülen birçok kişiye göre, bu yeni Ermenilik anlayışının sunduğu en dikkat çekici özellik Ermeni dilinin kamusal görünürlüğüyle ilgili. Bu değişim aynı zamanda genç Ermenilerin siyasallaşması sürecinde görülüyor. Suikast öncesinde genç Ermenilerin aktif siyaset yapmaları, pek çok farklı gerekçeyle beraber Ermeni Soykırımı’nı tartışmaları gerektiği anlamına geldiğinden caydırıcıydı. Ancak Dink suikastının ardından, özellikle soykırım tartışmaları ekseninde bu kısıtlamalar çözülmeye başladı ve bu da yeni bir siyasi çıkış noktası oluşturdu. Bir başka deyişle, 1915 olayları üzerinden Ermeni Soykırımı’nın tartışılması olanaksızken, suikastın ardından gelişen dinamikler neticesinde Soykırım tartışılabilmeye başladı. Bu değişim, genç Ermenilerin siyasete daha fazla dâhil olmalarına ve Nor Zartonk örneğinde olduğu gibi kendi örgütlerini kurmalarına olanak tanıdı.

Sonuç Yerine

Bu yazının amacı, Türkiye’de genç bir Ermeni olmanın ne anlama geldiği sorusuna yanıt aramak ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin, Türkiye geniş toplumunun ve Ermeni toplumunun uyguladığı çok sayıda baskının gençlerin Ermeni kimliğini inşa etme sürecine etkisini incelemektir. Bu yazıya kaynaklık eden tez çalışmasının en önemli sonuçlarından biri, genç Ermenilerin deneyimlerini Ekmekçioğlu’nun kavramsallaştırmasına eklemleyerek, genç Ermenilerin Ermenilik algılarının farklı boyutlarını ortaya çıkarmasıdır. Bu çalışma, her ne kadar Türkiye’deki bir avuç genç Ermeni’nin hikâyelerini ortaya çıkarmış olsa da unutulmamalıdır ki, Türkiyeli Ermeniler bu hikâyenin sadece bir kısmını oluşturuyor. Bu nedenle dünyanın farklı şehirlerinde yaşayan veya Ermeni diasporasını oluşturan farklı toplumlarda Ermeniliğin nasıl yaşandığını ve nasıl algıladığını ortaya koymak da araştırılmayı bekleyen bir konu olarak karşımızda duruyor.

Kaynaklar

Bilal, M. (2006). The lost lullaby and other stories about being an Armenian in Turkey. New Perspectives on Turkey, 34, 67-92.

Butler, J. (1997). Excitable speech: A politics of the performative. Routledge.

Cagaptay, S. (2004). Race, assimilation and Kemalism: Turkish nationalism and the minorities in the 1930s. Middle Eastern Studies, 40(3), 86-101.

Cavalli, A. (2004). “La mémoire comme projet: les mémoires des communautés après une catastrophe. M. Halbwachs (Ed.), Espaces, mémoires et psychologie collective içinde (ss. 115-124). Publications de la Sorbonne.

Ekmekçioğlu, L. (2016). Recovering Armenia: The limits of belonging in post-genocide Turkey (1st ed.) Stanford University Press.

Fırat, D, Gürpınar, Ö, Muti, Ö. ve Sannan, B. (2021). Remembering the genocide: A comparative study on the postmemory of Armenian youth (Armenia, Turkey, Lebanon, France). A. Yılmaz ve H. Papazian (Ed.), Critical approaches to Armenian identity in the 21st century: Vulnerability, resilience and transformation içinde (ss. 78-90). Hrant Dink Foundation Publications.

Fischer, N. (2015). Memory Work: The second generation. Palgrave Macmillan.

Maksudyan, N. (2009). Walls of silence: Translating the Armenian Genocide into Turkish and self-censorship. Critique, 37(4), 635-649.

Neyzi, L. (2010). “Keşke gitmeselerdi.” L. Erçevik Amado (Ed.), Birbirimize konuşmak: Ermenistan ve Türkiye'de geçmişe dair kişisel anılar içinde (ss. 15-21). DVV International.

Stevens, J. (1999). Reproducing the state. Princeton University Press.

Tchilingirian, H. (2017). The ‘Other’ citizens: Armenians in Turkey between isolation and (dis)integration. Journal of the Society for Armenian Studies, 25(4), 123-155.

Yumul, A. (2011). Tarihi hikâyelerden öğrenmek. M. F. Balancar (Ed.), Sessizliğin sesi Türkiye Ermenileri konuşuyor içinde (ss. 78-90). TESEV Yayınları.


[1] Pulatyan, R. S. (2021). Which Armenianness? The Armenian youth of Turkey and their sense of identity and belonging [Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi]. Sabancı Üniversitesi.

[2] Louis Althusser'in İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları adlı eserinde, bireyleri öznelere dönüştüren süreç olarak tanımladığı çağırma (interpellation) kavramından yola çıkarak, genç Ermenilerin birer özne olarak çağrıldıkları süreçleri betimlemek için öznelleştirilmek terimini kullanıyorum.

[3] Sayfa kısıtı nedeniyle bu konular hakkında burada değinilmeyen detaylı bir analize bu yazıya vesile olan yüksek lisans tezimden ulaşabilirsiniz.

[4] Nor Zartonk (Նոր Զարթօնք), Türkiye Ermenileri tarafından kurulmuş bir sivil toplum örgütü ve dernek. Adı, Ermenicede Yeni Uyanış anlamına gelir. 2004 yılında bir internet grubu olarak başlayan grup, 19 Ocak 2007'de Hrant Dink'in öldürülmesiyle kurumsallaşmaya başladı.

[5] Görüşmecilerin mahremiyetini korumak amacıyla, metin boyunca gerçek isimleri yerine takma isimler kullanıldı.

[6] Sevag Şahin Balıkçı (1 Nisan 1986-24 Nisan 2011), terhisine 23 gün kala, Türk Silahlı Kuvvetlerinde zorunlu askerlik hizmetini yaparken, Er Kıvanç Ağaoğlu tarafından vurularak öldürüldü. Olayın Ermeni Soykırımı'nı anma gününde gerçekleşmesi ve Balıkçı'nın Türkiye Ermenisi olması, bunun kaza değil cinayet olduğu yönünde şüphelere neden oldu (bkz. https://bianet.org/haber/sevag-irkci-hislerle-olduruldu-136080)