Tuzla’da Bir Tersane İşçisinin Bekâr Evi Deneyimi
Ramazan Oruç
İstanbul Teknik Üniversitesi, Şehir ve Bölge Planlama Programı, Doktora Öğrencisi
Geçen yıl, Zeynep Günay’ın Şehirlerin Yeniden Yapılanması dersinin bir yerinde Tuzla’da bir tersanede çalışırken kaldığım bekâr evi hakkında birkaç cümle söylemiş bulundum. Dersin katılımcılarının anlattıklarıma gösterdikleri aşırı ilgi tuhaf gelmişti. Bunu bir yazıya dönüştürme taleplerine direnemedim.
Ve işte buradayız!
2022’ye Girerken
Yılbaşı arifesinde Cemil aradı. Tersanedeki taşeronlardan birinden, bir götürü iş almış. “İyi para var. İşçi topluyorum şimdi” dedi. Hem Tuzla hem de Yalova’da birer gemi: Nereden bakılsa üç vardiyadan üç aylık iş... Yalnız raspaya kimseyi bulamamış. “Kaynak, İSG (İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği), armador; tamam!” dedi. İşi bağlamak için Kayseri’den İstanbul’a gitmesi gerektiğini ama yol parası olmadığını söyledi, 300-500 lira borç istedi. En geç üç güne yeniden ödermiş. 350 lira yolladım.
On dakika sonra yine aradı. Para yatmış. Teşekkür etti. Gelince bende kalıp kalamayacağını sordu. Havaalanı yolunda olduğumu, kız arkadaşım geleceği için mümkün olmadığını söyledim. Biraz bozuldu. Bir yolunu bulacakmış artık.
Geçen hafta, İstanbul’a günübirlik uğradığını, işi bağlayamadığı için akşamı beklemeden Kayseri’ye gerisin geri döndüğünü öğrendim. Bunları bana annem anlattı. Cemil, onun kardeşi. Benim de dayım. 34 yaşında. İki yıl önce evleninceye kadar, erken yaşta ayrılmak zorunda kaldığı memleketi Ağrı’dan ülkenin çeşitli şehirlerine işçi olarak çalışmaya gidiyordu. Kazandığı parayla köydeki ahıra iki inek, ineklere bakan abisine de düşük modelli bir otomobil aldı. Hâliç’ten Tuzla’ya, oradan da Yalova’ya kadar sürüklenen gemi endüstrisinin peşinde, o da son on yılını İstanbul çeperlerindeki bekâr evlerinde geçirdi.
Tersanede İşe Başlamak
Mimar Sinan’da lisans son sınıftayken bir ara KYK kredim kesiliverdi. Günübirlik işlerle ve devlet yurdu yemekhanesindeki istihkakımla hayatta kalmaya çalışıyordum. Cemil ile böyle sorunlu bir dönemde tesadüfen karşılaştık. “Tersanede iş var mı?” diye sordum. “Çalışana her yerde iş var” dedi. Mezun olmak için vermem gereken birkaç ders kalmıştı ve hafta içi üç gün uygun sayılabilirdim. Üç gün ona yeterli göründü. Hafta sonunu da sayınca 5 gün, tam zamanlı bir mesai ücreti almamı sağlayabilirdi. “Biraz para kazanırsın hem” dedi.
Karşılaştığımız hafta bitmeden bir perşembe sabahı, Kadıköy-Tavşantepe metrosunun Pendik istasyonundan çıkıp bana tarif edildiği gibi E5 üzerinden dolmuşla İçmeler’de, tersaneler ayrımındaki üst geçitte indim. Merdivenlerden tırmanıp batıya yöneldim. Cemil beni Meydan Börek Çay Evi’nde bekliyordu. Vardığımda sürdürmekte olduğu telefon trafiğini, kısa aralıklarla, bir saate yakın devam ettirdi. Konuşmalar Deniz Abisi ile olduğunda sesi inceliyor, mazeret bildirmek için arayan İSG işçisiyle konuşurken aniden hoyratlaşıyordu. Ben de bu arada bana söylenen çayı -bardağı döndüre döndüre- içmeye çalışıyordum. Bir taraftan da telaşsız-acelesiz sohbet eden, uyuklayan, kahvaltı yapan işçileri izliyordum. Tamamının temiz ama eski kıyafetlerinin altında omuzları çöküktü.
Cemil saygı görüyordu. Sürekli bir şeyler alıp satan bir tüccar özgüveni vardı üstünde. Çayından son bir yudum alıp ayağa kalktığında ben de onunla birlikte ayaklandım. Bir şey söylemediği hâlde onu takip ediyordum. Bana sağlık raporu ve işçilik sertifikasını alacağım yeri tarif edip uzaklaştı. Herhangi bir hırdavatçı dükkanından hâllice işletmede, iptidai aletlerle muayene edildim ve birkaç sayfadan ibaret sağlık raporum kısa sürede damgalanıp teslim edildi.
Sertifika için, “Normalde birkaç gün sürecek ama bizim işimiz görülsün diye hızlandırılarak anlatılacak…” bir eğitim alma zorunluluğundan söz edildi. Derslikte çoğu kırkını aşmış, görmüş geçirmiş adam vardı. Tecrübelerine göre “kimsenin ilgisini çekmeyeceğinden emin olduğu bu konuları bir kenara bırakıp, meselenin özünü anlatmayı daha faydalı bulduğunu…” söyleyen eğitmenden, “...çocuklarımızı babasız bırakmamak için güvenlik uyarılarına riayet etmemiz gerektiğini” dinledik. Benim yaşadığım dehşet hâlini derslikteki kimsenin paylaşmadığını görmek ilginçti. Anlatılan olağanüstü senaryoların buralarda sıradan olduğunu sonradan öğrenecektim.
Bekâr Evine Yerleşmek: Genel Manzara
Sağlık raporu ve ”armador işçisi sertifikası”nı aldıktan sonra Cemil’i aradım. 10 dakikaya gelip beni alacağını söyledi. İki saat sonra geldi. -şirket araç filolarından görmeye aşina olduğumuz- Beyaz bir Renault Clio kullanıyordu. Yanına oturdum. E5’te, İstanbul yönündeki akşam trafiği fenaydı. Yol boyunca sohbet ettik. Çok komik biridir. Gülmek, içler acısı hâlimi unutturmuştu. 20 dakika kadar gittikten sonra bir ara sokakta durduk. “Geldik.” dedi. Hava soğuktu. Arabadan indik. Eski bir apartmanın giriş kapısına omuzlarıyla yüklendi ve kapı aralandı. Zemin kat holünde ilerledik. Koridorun sonuna doğru otomatik ışık söndü. Cep telefonu ışığıyla birkaç adım daha atıp daire kapısını anahtarla açtı.
Bizi kesif bir idrar kokusu karşıladı. Cemil ayakkabılarını çıkarınca onu taklit ettim. Doğrudan girişteki sağ odanın kapısını açıp içine girdi. Burası onun odasıymış. Başlıklı bir baza ve temiz yatak örtüleriyle sarmalanmış tek kişilik bir yatak, bez bir kıyafet dolabı, yerdeki incecik kilimin üzerinde bir valiz, arada nedensiz yere çalışmayı durdurduğunu söylediği bir elektrikli ısıtıcı, duvarda bir ayna ve kapı arkasına kaban asmak için sabitlediği askılık dışında başka eşya yoktu. Sarı çıplak ampulü yakarken politik bir küfretti.
O yatağa oturunca ben de kilime bağdaş kurdum. Yanına oturmam için ısrar etti. Direndim. Valizinden ithâl bir çikolata çıkardı. Filipinli hemşire kız arkadaşı getirmiş. Tadı güzeldi. Mesafeli akrabalıklarda bu konular tabudur normalde. Bana bu kadar rahat bahsetmesine şaşırdım. Elektrikli ısıtıcının doğrudan temas etmediği uzuvlarım buz kesmişti. Biraz sohbet ettikten sonra baş işaretiyle onu takip etmemi istedi. Koridora çıkıp yandaki odanın kapısını ani bir hareketle açtı. Çıkan homurtuyu bir çığlık bastırdı. Cemil, içeride yan yana duran iki tek kişilik yataktan birine çıkmış, diğerinde uyuyan kısa boylu adamcağızın üzerine atlayıverdi. Yatakta bir süre boğuştular. Sonra biraz sakinleştiklerinde beni, yanında işe başlayacak yeğeni olarak takdim etti. “Bu da Haco Dayı.” Haco Cemillerin köylüsü. Ağrı’daki karısını oğullarına emanet edip İstanbul’a tersanede çalışmaya gelmiş. Gece vardiyasında çalışıyormuş. Kendisine gündüz uykusunu haram ettiği için Cemil’e tatlı-sert kızdı bir süre.
Mücahit (Haco) giyinirken Cemil beni mutfağa sürükledi. Yıkanmamış birkaç parça bulaşık lavaboda üst üste duruyordu. Kirli mermer tezgâhta bir karton parçasının üzerinde küçük piknik tüpü, eski mutfak dolapları, pompasız 19 litrelik damacana, alüminyum bir çaydanlık, sararmış cam demlik, yerdeki poşetlerde muz, armut, büyük çöp poşetinde yumurta kabukları ve demlenip atılmış çay yaprakları… Cemil, “Çay koyalım da Haco’yla kart oynayalım” dedi. Alüminyum çaydanlığa su doldurdu. Kibritle ateşlediği piknik tüpünün üzerine çaydanlığı oturttu. Parçalanmış süngeri lavabodaki çay bardaklarına şöyle bir dokundurduktan sonra duruladı. Ve her şey hazırdı.
Ona içeri geçmesini, kalanını benim hâlledebileceğimi söyledim. Bir şekilde varlık göstermeye ihtiyacım vardı. İtiraz etmedi. İçeride Mücahit’le boğuşma sesleri yeniden yükselince bir tanıdıklık duygusu yakalayıp biraz rahatladım. Ellerimi yıkamak için sabuna ihtiyacım vardı. Fayansları çatlaklar içinde, duvar badanası rutubetten kabarmış, alaturka seramik taşı kırık ve kirli, damlatan taharet musluğu altında taşmayı sürdüren plastik mavi maşrapasıyla tuvalet, el yıkamak için doğru bir yere benzemiyordu. Banyoyu PVC kapısından tanıdım. Kapı tam kapanmıyordu. Beş litrelik, suyla dolu damacana içeride olanın mahremiyetini sağlamak için kapıya yaslanmak üzere orada bekletiliyordu. Banyodaki ana musluğun üstünde esnek bir hortumla duş başlığına bağlanması gereken kısım eksikti. Bu musluğun altına bir kova yerleştirilmiş, içine de tuvalettekinden biraz daha temiz bir plastik maşrapa konmuştu. Yerde ölü bir yılana benzeyen kablonun ucundaki kireçle kaplanmış rezistans, yıkanmak için ihtiyaç duyulan suyun ne şekilde sağlandığının ipucuydu. Kapakları dökük, aynasının sırları dökülmüş küçük banyo dolabının içindeki bir su bardağında ucu sert bastırmaktan dolayı yassılaşmış iki eski diş fırçası vardı. Bir diş macunu göremediğim gibi, sabuna da rastlamadım. Dönerken odaları saydım: Cemil ve Haco’nun odası dışında salon olarak kullanıldığını anladığım kapısız büyük odadan başka bir oda daha vardı.
Mutfağa dönüp bulaşık deterjanıyla elimi yıkadım. Çay için konmuş su kaynamaktaydı. İçeri seslenip toz çayı nereye koyduklarını sordum. Cemil dolaplardan birinde olduğunu söyledi. Mutfak dolabında bir tuzluk içinde katılaşmış tuz, ambalajının kenarı delinip bırakılmış nane (ya da kekik), içine çay damladığı anlaşılan toz şeker kavanozu, üzerine tükenmez kalemle alınan notlardan doğrudan kâğıt ambalajından tüketildiğini anladığım kiloluk kesme şeker, litrelik ayçiçek yağı, filizlenmiş soğanlar, sofra bezi, alüminyum çaydanlığın kapağı, ıslak mendil, yanmayan çakmak, yarısı bitmiş beyaz mum... Çayı, genelde çatal-kaşıkların konulduğu, en üst çekmecede buldum. Yüz gramlık Rize turist çayı. Demleyip odaya geçtim.
Cemil ile Haco’yu, Kürtçeyle Türkçeyi kuralsız biçimde karıştırıp mükemmelen anlaştıkları görece ciddi bir sohbet üstünde yakaladım. Haco içliklerinin üstüne boğazlı bir kazak ve kumaş pantolon giymiş. Bana birkaç soru sordu Cemillerin köylüsü olduğu için annemi tanıyordu. Bana içten davrandı. Hepimizin gurbette olmasından söz etti. Sonra sohbetlerine devam ettiler. Evde yeni birinin olması çok alışılmadık bir durum değil gibiydi. Kendi varlığımı yadsırken bu kadar kolay kabullenmek işimi kolaylaştırdı. Birlikte çay içerken onların ortaoyuncu performanslarının yüksek ritmiyle sürmesini eğlenceli buldum. O sırada içeri uzun boylu, yapılı Serhat girdi. Cemil onu, Muşlu olarak tanıttı. Birinin nereli olduğu, sanırım kendi memleketine coğrafi yakınlığı nispetinde vurgulanıyordu. Muşlu Serhat tersanede paslı gemi saclarına raspa[1] yapıyordu. Parası bitince çalışmaya gelir, diğer ustalıklara göre yüksek olan yevmiyesiyle biriktirdiklerinin belini doğrulttuğuna kanaat getirdiğinde yazsa güney tatil yerlerine, kışsa da köyüne dönermiş. “Tatil yapmaya mı?” diye, kontrol edemediğim bir merakla sordum. Bu okumuş tayfanın da işçilere yaşamayı layık görmemesi üzerine uzun bir söylev çektikten sonra, “Yok kardeş, tatili kim kaybetmiş de biz bulalım! Otellerde yazın iyi para var” dedi.
Demlik boşaldıkça yeni çay demleme işini herkes bir başkasından bekliyordu. Salon olarak kullanılan sondaki büyük odada çılgınlar gibi sigara içildiğinden temiz hava almak için iki kez ben gönüllü oldum. Kart oyunu oynayanlar, skorları kaydetmek için kesme şeker kutusunu tükenmez kalemle delik deşik etmişti.
Sohbetler ekseriyetle kazançlar, kazançları aşan tüketimler, kendi işini kurma hayalleri, kadınlar ve ortak tanıdıklar üzerineydi. Söyleyecek pek bir sözüm olmadığından genelde dinliyordum. İşyerindeki karakterleri çekiştirdikleri kısımlara özellikle kulak kabarttım. Böylece çalışırken işime yarayacağını düşünerek kimlere güvenebileceğimle ilgili hayali bir liste çıkarmaya çalışıyordum. Haco geceye doğru mesai için evden ayrıldı. E5’e kadar 15 dakika yürüyüp oradan kendi vardiyasını taşıyan servisle işe gidiyormuş. Servisi kaçırdığında da dolmuş iş görürmüş.
Haco ayrıldıktan sonra, onun tembelliğinden konu açıldı. Bütün gece 1 nolu rıhtımdaki konteynerde uyuduğu söylendi. Zaten gece vardiyasında, çalışacak adamın ne işi varmış? “Tembel meşguliyeti işte!” Bu çeşit bir dedikoduya tanık olmak, o anda beni rahatsız etti (zamanla, aslında bu konuşmaların daha ofansif biçimde muhatabın yüzüne karşı da yapıldığını gördükçe bunun esasında bir iletişim tercihi olduğunu fark edecektim). Serhat uyumak için kalkınca arkasından baktım. Kapısı kapalı olan o odaya girdi. Arkasından kapıyı kapattı. Cemil’e burada kaç kişinin yaşadığını sordum. “Şu anda kaç kişi görüyorsan o kadar” dedi, “Sonrası belli olmaz. Bazen boş olur, bazen de üst üste insan dolar.” Sormadıkça bir şey anlatmadığı için, ev için ödemem gereken kiradan, depozito ve faturalara, gıda alışverişinden, mobilyalara kadar bir dizi soru sordum. Öğrenci olduğum için 150 lira kira ödemem yeterliymiş. Depozitoya gerek olmadığını söyledi. Faturalar dafatura kesim tarihinden önceki ay o evde bulunma gün sayısı ile o sürede evi kaç kişiyle paylaştığımıza göre hesaplanırmış. Zaten eve doğalgaz bağlı olmadığı için sadece elektrik ve su için ödeme yapılıyormuş. Bir de odasında elektrikli ısıtıcısı olan, çok duş alan, ona göre fazla ödermiş. Mobilyalar zaten hep orada olduğu için kimseye bundan dolayı para vermem gerekmiyormuş. Ortak yemek yapılmazmış pek. O yüzden sadece çay-şeker gibi şeyler, onlar da sırayla alınırmış. Bu detayları çok kafama takmamamı söyledi sonra.
O da uyumak için kalkınca, “Ben nerede uyuyacağım?” diye sordum. “Haco’nun odası boş. Sabaha kadar yok o. İstersen onun yatağına geç. İstersen de yanındaki yatak da boş. Oraya geç. Ama Haco’nun yatağı daha temiz. Ora daha iyi olur” dedi. Başkasının yatağında uyuma fikri beni rahatsız etti. Aslında Engels’in tasvirleri[2] gözümde canlandığı için canım sıkılmıştı. Cemil, ona bunu söylediğimde güldü. “Haco’nun yatağı soğumuştur. Merak etme” dedi. Yine de onu bana bir battaniye vermeye razı ettim. Kış serinliğinde havalandırdıktan sonra salondaki eski kanepede kıvrılıp uyudum.
Çalışmak
Ertesi sabah işe giriş işlemleri için gereken evrakla birlikte Cemil’in de bağlı çalıştığı Tem-İş Gemicilik firmasının, apartman dairesinden bozma yazıhanesine gittik. Evrakları gün içinde GE-MAK isimli şirkete göndereceklerini, yarın sabahtan itibaren de personel kartımın aktive edileceğini söylediler. Cemil’le iş kıyafetleri için depoya gittik. Bana taşeron firması GEM-İŞ’in logosunun basılı olduğu kalın kumaştan bir gömlek, bir mont, bir pantolon ve bir çift eldiven verdi. Ucu çelikle kaplı iş ayakkabılarını kendi paramla satın almam gerekiyormuş. Bunu saçma bulduğumu söyleyince, “Adam nereden bilsin senin iki gün sonra onun yanından ayrılıp yeni bir firmada işe başlamayacağını. Ayakkabı dediğin pahâlı bir şey. Her gelen işçiye nasıl ayakkabı yetiştirsin?” Bu arada sağlık raporu ve sertifika eğitimi bedelleri de ilk ay ücretimden kesilecekmiş.
Sayesinde armador işçisi olarak yazıldığım için, İSG personelinden daha yüksek yevmiye alacağımı ve bu kesintileri çok da önemsememem gerektiğini söyledi. Her gün dört saat ek mesai yaparsam para bile biriktirebilecekmişim. Bunlar konuşulurken depo önünden beyaz teniyle pahâlı giyimli biri geçti. Cemil, “Deniz Abi!” diye seslenip onu durdurdu. Beni tanıttı. Deniz beni tepeden tırnağa bir süzüp, cevabını önemsemediği birkaç soru sordu. Hayırlı olmasını dileyip uzaklaştı.
Ertesi gün personel kartım açıldı ve çalışmaya başladım.
İlk iş günümde, “ezici bir karmaşa” içinde bulmuştum kendimi. İki ana rıhtımın ortasındaki dev havuzda gövdesi sudan arındırılmış bir yük gemisi, boğazdaki hâlinden epey büyük ve biraz da ehlileşmiş görünüyordu. Rayı üzerinde sirenler çalarak ağır ağır hareket eden sarı renkli koca vinç, çelik hâlatın ucuna sıkıca sabitlenmiş sepette bazı metal parçalarını rıhtımdan gemi güvertesine taşıyordu. Korkudan kaskatı kesilmiştim. Sonradan alıştım ve bu karmaşayı benimsedim.
Alışmak
Günler art arda geçerken bir yandan işe uyum sağlamaya, diğer taraftan evi daha düzenli ve yaşanabilir hâle getirmeye çalışıyordum. Mutfağı ve banyoyu temizlemek için çok uğraştım. Ancak ne yaparsam yapayım, birkaç gün sonra her şey eski hâline dönüyordu. Kimseyi, spotçulardan ikinci el bir buzdolabı almaya bile ikna edemedim. Hâla alınan bir şeyin taze kalması istendiğinde, iple bağlanan poşetin içinde pencereden sarkıtılması gerekiyordu. Ancak zemin katta oturmanın azizliğine uğrayıp yiyecekleri çoğu zaman kedilere kaptırıyorduk.
Yalnız başına bir şey yemek ayıp sayılıyordu. Biri kendine dışarıdan yemek söyleyecekse diğer herkesi de hesaba katmalıydı. Bir dürüm bile evdeki kişi sayısına bölünüp paylaştırılırdı. Başlangıçta aç olan kişinin sonuçta doyup doymaması ikincil bir konuydu. Bu paylaşım ahlakı, kıyafetler için de geçerliydi. Birinin sahip olduğu herhangi bir kıyafet önceden müsaadesi alınmaksızın odasından alınıp kullanılabilirdi. Buna itiraz eden kişi, yüzüne karşı ayıplanırdı.
***
Cemil’in aynı anda görüştüğü iki kız arkadaşı vardı. Daha önce getirdiği çikolatayı tattırdığı Filipinli kızdan başka, iki yaşında dünya tatlısı bir bebeği olan genç yaşında uyuşturucu bağımlılığından güç bela kurtulabilmiş genç bir kadın daha vardı. Bunların birbirlerinden haberi olup olmadığını bilmiyorum. İkisi de Yukarı Kaynarca’daki bu sefil bekâr evine sık sık gelirlerdi. Onlar geldiğinde evde kimse yüksek sesle ya da kaba algılanabilecek biçimde konuşmaz, acil bir şey olmadıkça misafir gidene kadar odasından çıkmazdı. Salonda geçen kısa bir sohbet faslından sonra Cemil, kızları odasında ağırlardı.
Başka bekâr evlerinde, meşrebine göre, kadın misafir kabul etmeyen insanlar da olabilirmiş. Ama Cemil kimsenin kendisine karışmamasını aynı “herze”yi onların da yiyor olmasıyla açıklıyordu. Hatta, görüşmek istediğim biri olursa benim de misafir kabul edebileceğimden bahsetmişti. “Haco bile,” maaş günü, kendi tombul sevgilisiyle görüşüyormuş. “Evli adam. Bence yanlış ama onu da anlıyorum. Gurbette zor” demişti.
***
Kişisel temizliğim için haftada iki kez devlet yurdunu kullanma imkânım olmasaydı o evde devam edebileceğimi sanmıyordum. İş dönüşü okumak için yanıma aldığım kitapların kapağını açmaya bile takatim kalmıyordu ve evde internet olmadığı için laptopumu yanımda getirmeyi de bırakmıştım. Bu döngünün beni istemediğim biçimde emdiğini, öğüttüğünü hissediyordum. Bazen evde o kadar sıkılıyordum ki herkesi salona dizilmiş akıllı telefonlarına gömülmüş görmemek için limitlerimi zorlayarak fazla fazla ek mesai yapıyordum. Ancak her durumda eve döndüğümde uyumak için herkesin salondan çıkmasını beklemek zorundaydım.
Aldığım az sayıdaki dersi takip etmekte zorlanıyordum. Tuzla ve Beyoğlu arasındaki her şey o kadar derin tezatlar içeriyordu ki bu uzlaşmaz iki dünyanın makbul saydığı davranışları sınırlarından dışarı taşırmamakta giderek daha fazla zorlanıyordum.
İşten Ayrılmak
Geçirdiğim bir iş kazasında bileğimi fena incitmiştim. Kazayı takip eden günlerde raporlu olduğum için işe devam edemedim. Kartım turnike geçişlerine kapatılmıştı. Evde geçen aşırı gergin birkaç günden sonra işe dönebildim (ancak uzunca bir süre kolumdaki bandajla yaşamak zorundaydım). Evde geçen bu birkaç günde çoğunlukla benim mesaide olduğum aralıkta evi kullanan, daha önce yüzünü hiç görmediğim kişilerle karşılaştım. Böylece evin anahtarının, sayısını bilmediğim kadar çok kişide birer kopyası olduğuna kanaat getirdim. Üstelik bunların hepsi o anda İstanbul’da bile değildi.
Mezun olmak için bitirme ödevimi yazmam gerekiyordu. Haftada 5 olan çalışma günü sayısını önce 4’e, sonra da 3’e düşürdüm. Her gittiğimde farklı bir yüzle karşılaşmak yeni baştan birileriyle tanışma zorunluluğu dayatıyordu. Bunu yorucu buluyordum. Evi ziyaret etme aralığı açıldıkça sonraki karşılaşmaları yönetmek daha güç bir hâl almaya başladı. O sıralar bir planlama şirketinde çalışan arkadaşımdan, Beykoz’da yürütülecek bir kentsel dönüşüm projesi için dönemlik bir iş teklifi geldi. Ayrılmak istediğimi söylemek için aradığımda Cemil’e telefonundan ulaşamadım. Koca tersaneden kimse Cemil’in nerede olduğunu bilmiyordu. Formenlik yaptığı ekip başıboş kalmıştı. Takvim daraldığı için çıkış işlemlerini Cemil’in dönmesini beklemeden, kendi başıma yapmaya karar verdim. Deniz’in telefon numarası vardı bende. Arayıp durumu anlattım. Sorun olmadığını, yazıhaneye gidersem işlemi hâlledecek birini orada bulacağımı söyledi. Ne var ki muhasıplaşamadık. Bana ödeneceği söylenen ücret, benim hesapladığımdan oldukça düşüktü. Cemil kaybolmadan önce şirketten yüklü bir avans çekmiş. Dayım olduğu için de bu borcuna ortak olmalıymışım. Bunun neden anlamsız olduğunu uzun uzun açıkladıktan sonra muhatabımı ikna edebildim ama kaldığım ev nedeniyle yaptığını söylediği kesintiyi geri almayı başaramadım. Bunu da şu şekilde açıklıyordu: Söz konusu evlerden civarda onlarcasını kendisi açmış. Ev sahipleriyle kontratlar hep onun adına ve faturalar hep onun ya da güvendiği birkaç kişinin üzerineymiş. Bekâr işçilerin bir ev sahibinden ev kiralayabilmesinin imkânı yokmuş ve yanında çalışan işçilere böyle bir imkân sunabildiği için rakip taşeronlardan daha çok sevilip takdir görüyormuş. İçindeki mobilyalarla evi de o döşüyormuş. Yani kısaca, işçilerin konakladığı bekâr evlerinin bütün tedarik süreçlerini o yönetiyormuş. Dolayısıyla o evde kaldığım aylar boyunca ona bir miktar borçlanmışım. Bu bilgi ilginç geldi. Bunu daha sonra Cemil’e doğrulatmak üzere oradan ayrıldım.
Mesafeli Bir “Sonuç” Bölümü Yazma Denemesi
Bekâr evinde barınan herkesin ortaklaştığı ana husus, sakinlerin birer işçi olması. Bunun istisnasını hiç görmedim. Farklı tersanelerde çalışan işçiler tarafından paylaşılıyor olsa da tüm bekâr evleri, tersane işçilerine yuva olmak bakımından homojendi. Bekâr tamlayanı ise erkeğin yalnızlığına/kadınsızlığına gönderme yapıyor. Yoksa bekâr işçi kadar evli olanlar da evin birer sakini.
Kendi iş bulma, işe yerleşme ve barınma sorununu çözme deneyimim akrabalık ağları üzerinden olmuştu. Bunun esasında genele tevil edilebilecek bir ilişki biçimi olduğu da malum. Bekâr evinde birlikte kaldığım çok farklı insanların istisnasız hepsi Muş, Van veya Ağrı’dandı. Sadece arkadaş gibi görünenlerin bir şekilde akraba çıkacakları ortak tanıdıklara referans vermeleri, aralarındaki güven duygusunu arttırıcı bir etki yaratıyordu.
Bekâr evlerindeki hâkim atmosferin geçicilik olduğu söylenebilir. Öyle ki elzem herhangi bir eşya temini bile bu güçlü duygu nedeniyle sürekli ötelenebiliyor. Bütün kış boyunca bir elektrikli ısıtıcı almayan birinin “Ne zaman çıkacağım belli değil. Neden boşa masraf yapayım?” demesi bu durumu iyi özetliyor. Diğer yandan geçiciliğin bir çeşit özgürlük duygusuna evrilemediğini görmek kayda değerdi.
Barındığım bekâr evinde geçici veya sürekli yaşayan insanların tamamı erkekti. Erkekliğin performe edildiği ortak alanlarda sürekli üzerinde konuşulan ana başlıklardan biri de cinsellikti. Doğası gereği erkek mekânı olan bu bekâr evinde, kadın misafir kabul edilmesi konusunda aşırı bir tolerans dikkat çekiciydi. Bu, görece özgür bir cinsel yaşam için müştereklerden beklenen saygının/müsaadenin/göz yummanın bir ön-ödemesiydi.
Bekâr evinde barınanların -bir istisna hariç- tamamı, yerli yersiz sahip olduğu Kürt kimliğini öne çıkarıyordu. Kürtlük, politik bir duruş olarak sahiplenilmekteydi. Tersanede, çalışma sahasında da dikkat çeken “birbirini tutma” tavrı Kürt olma zemininden neşet ediyordu. Bu, sadece kendini koruma saikiyle belirmiyor, aynı zamanda bir varlık gösterme ve hatta meydan okuma biçimine de kolayca dönüşebiliyordu. Ancak daha deneyimli çalışanlardan öğrendiğim kadarıyla, radikal Kürtçü söylemleri benimseyen işçilerin işten çıkarıldığına ilişkin bir bellek de mevcut. Evde kendi aralarında genelde Kürtçe konuşan işçilerin bu tutumu tersanede daha az sahiplendiğini görmek ilginçti. Bulunduğu yerden bağımsız olarak Türkçe ilerleyen bir diyalogda ağızdan duygusal derinliği olan bir ifade çıkacaksa birden Kürtçe’ye geçildiği ve o etki kaybolduktan sonra doğal-pürüzsüz bir şekilde tekrar Türkçe devam edildiğine çok defa tanık oldum.
Dini hassasiyetlerin, tersanede çalışan işçiler arasında, birkaç istisna dışında, bir yaygınlığı olmadığı söylenebilir. Ancak bu durum bekâr evinde biraz farklılaşıyordu. Yaşadığım süre boyunca herhangi biri tarafından, herhangi bir dini vecibenin yerine getirildiğine tanık olmadım. Bununla birlikte, dinle ilişkili olarak temellendirilen ama daha ziyade yerleşik geleneksel kültürden feyz alan ahlaki çıkarsamaların yasaklı alan tanımlama konusunda daha belirleyici bir etkisi olduğu söylenebilir. Sözgelimi, evde alkollü içki tüketmemek konusunda adı konmamış bir mutabakat vardı. Alkollü içkiyle bir sorunu olmadığını bildiğim kişilerin bile evde kendini diğerlerini denetlemekten sorumlu hissettiğini görmek ilginçti. Bunun mesela, evlilik dışı cinsel ilişki konusunda bu kadar katı olmadığını, aksine teşvik edildiğini görüyordum. Evlilik dışı cinsel ilişki davranışını dinle temellendirme girişimleri ise alıcı bulmuyor, dile getirenin aleyhine çevrilebiliyordu.
Ortak bir sınıf bilincinin namevcut olduğu da hemen fark edilebiliyordu. Ortak kanaati yoklamak için sendikalaşma konusunu birkaç kez gündeme getirmeye teşebbüs etmişsem de oluşan derin sessizlikten bu konunun açılmasından hoşlanılmadığını görüyordum. Belli ki sendikalaşma olasılığı işten çıkarılmayla eşdeğer tutulduğu için kolektif hafızada çoktan negatif yer etmiş. Ancak sendikanın sağladığının çok daha azını temin ediyor olsa da hemşehrilik ağları belli güvenceler sağlaması ve ortak hareket edilmesi konusunda -bazı durumlarda- işçiler lehine fonksiyonel olabiliyor. Bizzat görmesem de olayı yaşayanlardan öğrendiğim kadarıyla, haksızlığa uğradığına kanaat getirilen bir hemşehrileri için Ağrılı bir grup toplu olarak iş bırakmış. Yemekhane önündeki kuyruklardan şikayetçi olan birkaç işçinin o anda gelişen sınırlı/geçici bir aradalıkla formenlere yüksek sesle itiraz etmesinin sonuç verdiğine de yine tanık oldum. Ama kalıcı, kökleşmiş bir örgütlülükten söz edebilmek mümkün değil. Bu tür örgütlenmelerin beşiği olabilecek bekâr evlerinde de bu konuların bir tabu olarak algılanıyor olması, meselenin kamusallaşması önünde çok büyük yapısal engeller bulunduğunu gösteriyor.
İşçilerin ortak umudu, çalıştıkları şartlardan kendilerini kurtaracak bir mucizenin gerçekleşmesi. “Bir taşeron firma kurarak gemiler için raspa işini kendi ekibiyle hâlletmek” gibi, bakıldığında gerçekçi görünen hayaller kuruluyordu. Ancak her durumda şartların değişmesi için kurulan mütevazi hayaller temel işleyişi veri kabul ediyordu. Şu hâlde şikâyet edilenin organizasyonun kendisi değil, organizasyon hiyerarşisinde yeterince üstte olamamak olduğu anlaşılıyordu.
Sürekli kentsel alanda sürüklenen tersanelerin eteğinde yaşanan hayatlara ilişkin içeriden (ama dışarıdan) çok yüzeysel bir bakışla bunları fark edebildim.
19.01.2022, Taşkışla