Yerelin Değeri ve Evrensellik İddiası


Mehmet Karasu
Arş. Gör.

Klasik doğa bilimlerinin evrensel yasaları keşfetmeye dair imanı, sosyal bilimleri kendi kurumsallaşma sürecinde doğrudan etkilemiştir. Oysaki sosyalin bilgisi çoğu zaman keşfedilen değil, icat edilen bir yapıya sahiptir. Çünkü toplumsal davranışların arka planındaki dinamikler çok faktörlü ve ilişkiseldir. Bu kaotik işleyişin her bağlamda farklı biçimlerde görünür olması ve dolayısıyla öngörülemez oluşu, klasik doğa bilimlerinin epistemik arka planındaki verili bilgiyle pek çok açıdan uyumsuzluk göstermektedir. Toplumsal işleyişlerin kendine özgü doğası, benzer olguların farklı bağlamlarda farklı içeriklerle yaşanmasına neden olur. Örneğin toplumların inanmaya yönelik ihtiyaçları, farklı isimlerle ve pratiklerle gündelik yaşantıya yansır. Batı’da evrenselcilik iddiasının sosyal bilimler hâkim paradigmasında yer edinmesinin anlaşılır pek çok nedeni vardır. Örneğin kilisenin öteki tarafı imar eden ‘hakikati’ yerine, dünyevileşmiş devlet erkinin yalnızca bu dünyayı imar eden ‘gerçeğine’ ilişkin ihtiyacın güçlenmesi bunlardan sadece birisidir. Çünkü böylesi bir dünya modelinde bilinmez, göreli ve belirsiz olan, evrenselin bilgisiyle bilinir, mutlak ve belirli hâle dönüştürülebilir.

Bir taraftan bilgisayar teknolojileri, diğer taraftan modern iletişim biçimleri zaman-mekân algısını farklı bir içeriğe dönüştürmüştür. Dünyanın zihinlerdeki fiziksel imajı, ‘kuşatılamaz’ olmaktan çıkmış ve bu durum birlikte yaşamak için ortak ilkelere duyulan ihtiyacı daha da pekiştirmiştir. Fikir özgürlüğü, demokrasi gibi değerler başta akademi olmak üzere pek çok platformda müşterek yaşamın ortak değerleri olarak sunulmaya başlanmıştır. Yaşayan ruhun sürekliliği için adeta olmazsa olmaz bir gereklilik olarak algılanan bu değerler, bütün toplumlarda, toplumların doğası gereği, aynı süreçlerle karşılaşmamıştır.

Her kültürel yaşayışın, kendine zemin bulduğu bağlamlarda bazı ortak kabulleri bulunur. Bir başka kültürel yaşamda ‘saçmalık’ ya da ‘tuhaflık’ olarak görülebilecek bu kabuller, çoğu zaman ortak değerler aracılığıyla değişime ve dolayısıyla dönüşüme maruz bırakılır. Her ne kadar farklı kültürlerin birlikte yaşaması için ortak değerlere duyulan ihtiyaç, yaşamın ruhundaki faktörlerle görünür olsa da bu süreçleri esasında mümkün kılanın sosyal bilimlerin hâkim paradigmasındaki evrenselcilik iddiası olduğunu düşünüyorum. Yani toplumsala dair süreçler, sosyal bilimlere hâkim evrenselcilik iddiasının yansımalarıyla meşrulaşmaktadır.

Dünyaya hâkim işleyişin baskın değerleri, hâkim olmayanların değerleri üzerinde örtük ya da aleni söz hakkına sahip olabileceğini varsayar. Oysaki bu kocaman bir illüzyondur. Yerelin bilgisi, içinde bulunduğu toplumun ihtiyaçlarını karşılıyor ve kendi gibi olmayana zarar vermiyorsa, değişmesi için baskıya maruz bırakılması, yerel içerisindeki hastalıklı fayların kırılmasına neden olabilir! Örneğin, İslam kültüründe Muhammet Peygamberin resminin çizilmemesi gerektiğine dair genel kanı, bu kanıyı paylaşanlarca yerelin bilgisine işaret eder. Fakat fikir özgürlüğü değeri, evrensellik iddiası arka planıyla kitlelere sunulduğunda yerelin bilgisine dair bu ortak kanı rahatlıkla mizahın ve dolayısıyla alayın konusu olabilir. Batı’dan bakan ya da Batı’nın gözüyle bakan biri için Muhammet Peygamberin resminin çizilmemesi, dogmatizm, cehalet, putlaştırma ya da zayıflık işareti olarak algılanabilirken, İslam kültürü içerisinde Peygambere derin bir saygıyı ifade edebilir. Hangisinin ne kadar doğru olduğu farklı bağlamlardaki ortaya çıkış biçimlerine göre tartışılabilir. Ancak buradaki asıl problem, önce bir değer sisteminin kendisini diğerlerinin üzerine konumlandırması, daha sonra buradan hareketle diğerlerinin rızası veya talebi olmaksızın kendi değer sistemini evrensel bir hakikat üslubuyla onlara pompalamasından kaynaklanıyor.

Yerelin bilgisine dair farkında oluş, daha yaşanabilir bir dünya için elzem görünüyor. Zira evrenselcilik iddiası taşıyan her oluşumun, kendi gibi olmayanı kendine benzetme eğilimine ve dolayısıyla bu yolla yaptığı zulümlere sürekli tanıklık ediyoruz. Bu eğilimin çoğu zaman iyi niyetle başlaması ve fakat asla uzun vadede iyi niyetle sürememesi de bir başka gerçek olarak karşımıza çıkıyor.

Gerçekte insanların birlikte insanca yaşamasını mümkün kılan ortak değerlere sahip olduğu, aşikâr ve fakat bu değerlerin etrafında kümelenmek için araçsallaştırılan tutum ve dilin evrenselcilik iddiası arka planında hiyerarşik bir perdede olması, hâlihazırdaki problemlerin derinleşerek sürmesine neden oluyor. Bu açıdan dünya kültürlerinin temel-ortak değerler üzerinde konsensüs sağlaması ve sürdürmesi için bir yandan birbirleriyle denklik ilişkisi kurmaları, diğer yandan da birbirlerinin yereline dair bilgi kümelerini anlamaya girişmeleri önemli görünüyor. Böylesi bir işleyişte anlamanın kendisi, yöntemin önüne geçirildiği için kurulacak ilişkilerin doğal bir süreçle sahici ve insanca olması daha mümkün hâle gelebilir.

Yerelin değerine dair yapılan vurgular, onun fetişleştirilerek içinde hapsolunmasına veya gettolaşmasına dair tuhaf arzuları kesinlikle araçsallaştırmamalı. Bu açıdan belki de buradaki temel ilke, farklı yerellerin kendi otantik varoluş süreçlerinde birbiri üzerine tahakküm kurma aracı hâline dönüştürülmemesi yönünde tecelli etmelidir. Kim bilir, ihtiraslarımızla ihtiyaçlarımız arasındaki farkın değerini içselleştirecek bir zihin hâline eriştiğimizde, böylesi bir ilke pratiğe kendiliğinden yansıyabilir.

Düzeltmeler için değerli arkadaşım Sercan Karlıdağ’a teşekkür ederim.