Yerinden Edilme Sürecinde Benliğin ve Sosyal Kimliklerin Mekânsal Uzanımı Olarak Ev ve Diğer Yaşam Çevreleri


Pelin Karakuş Akalın
Doğu Akdeniz Üniversitesi, Psikoloji Bölümü, Dr. Öğr. Üyesi

Kartal Tibet’in (1978) yönettiği ve başrollerinde Türkan Şoray ile Bulut Aras’ın rol aldığı “Sultan” filmini seyretmiş miydiniz? İzlemeyenleriniz için konusundan kısaca bahsedeyim: Film, Türkiye’de 1950’li yıllarda yaşanan modernleşmeyle birlikte artık geçimini tarımsal üretimle sağlayamayan toplulukların, yeni bir gelir kaynağı bulmak amacıyla kırsal alanlardan büyük kentlere göç edişini konu ediniyor. Döneme özgü izlenen kentleşme ve göç politikalarının toplumsal sonuçlarının eleştirel bir bakışla ele alındığı bu filmde, göçmenlerin ve özellikle kadınların daha iyi yaşam koşullarına erişebilmek amacıyla çıktıkları göç yolculuklarında yaşadıkları zorluklar ve bu zorluklara karşı verdikleri mücadeleler, filmin baş karakteri Sultan’ın (Türkan Şoray) hayatı üzerinden aktarılıyor. Ayrıca film, kentin yoksul çeperlerinde yeni yaşamlarına tutunmaya çalışan Sultan ve bir grup diğer göçmenin daha sonra devlet eliyle nasıl yerinden edildiğini ve yeniden göçe zorlandığını hikâyeleştirerek bir sistem eleştirisi sunuyor.

Diğer yandan filmde yaşam alanlarından iradeleri dışında tahliye edilmek istenen birey ve toplulukların evleri ve yaşam çevreleriyle kurdukları bağlar tehdit edildiğinde veya zarar gördüğünde deneyimleyebilecekleri psikolojik yaşantıların ne denli derin ve karmaşık bir doğası olduğuna da tanıklık ediyoruz. Bu bakımdan Sultan’ın yıkım için gelen ekiplerin karşısında dikilip kendi elleriyle inşa ettiği evine dokunmalarına izin vermemesi ve evini yine kendi elleriyle yıktığı an, filmin en çarpıcı sahnesidir. Peki, Sultan, o sırada derin bir üzüntü ve acı duymasına karşın evini niçin “kendi” yıkmak istemiştir?

Filmi yaklaşık yirmi yıl önce ilk kez seyrettiğimde, Sultan’ın bu davranışını “esaslı ve onurlu” bulmuş, o anda komşularının da Sultan’a seslendiği gibi ben de içimden ona “Helal olsun be Sultan!” diyordum. Oysa şimdi, Sultan’ın eviyle etkileşimini ve evini yıkma davranışının altında yatan dinamikleri çevre psikolojisi ve sosyal psikoloji yaklaşımlarından hareketle değerlendirdiğimde evle kurulan bağın hiç beklenmeyen bir anda dramatik bir biçimde zarar görmesinin ve dolayısıyla yerinden edilmenin psikolojik ve toplumsal sonuçlarını daha iyi görebiliyor ve Sultan’ın davranışının niçin bana “esaslı ve onurlu” geldiğini anlayabiliyorum.

Çevre psikolojisi bakış açısıyla “yaşadığımız mekanlar, sadece tüketilen bir miktar, bir hacim veya alan değil, aynı zamanda bireylerin kök saldığı, demir attığı bir adrestir” (Bilgin, 2005, s.265). En basit hâliyle dört duvar ve bir çatıdan ibaret bir fiziksel mekân olan evin kök salınan bir yere dönüşmesi süreci ise çoğunlukla mekânın kendilenmesiyle gerçekleşir. Korosec Serfaty’e (1985) göre kendileme, mekânı dönüştürmeye ve değiştirmeye yönelik niyetliliği ve eylemselliği içerir. Bu, mekâna kendinden bir şey katma ya da mekânı kendine göre düzenleme ve değiştirme eylemleri aynı zamanda mekân üzerinden kimlik kazanmaya aracılık etmektedir (akt., Göregenli, 1997). Nitekim “kendileme” diğerleriyle aramızdaki sınırları belirleme, dünyadaki yerimizi diğerlerininkinden ayırma; bu yolla benliğimizin ve kimliğimizin varlığını ve eşsizliğini yaşama ihtiyaçlarımızı karşılaması sebepleri ile tamamen benlik yönelimli bir sürece de işaret etmektedir (Göregenli, 1991; 1997). Bu çerçevede bize ait ya da bizi biz yaptığını düşündüğümüz semboller ya da nesnelerle evlerimizi kaplayarak bu mekânların bize ait olduğu duygusunu yaşarız. Böylece, evin kişisel eşyalarımızla işaretlediğimiz köşeleriyle kurduğumuz her temas bize o sırada kim olduğumuzu söyler ya da anımsatır. Bu açıdan kendilediğimiz evler benliğimizi ve kimliğimizi inşa ettiğimiz ve yeniden ürettiğimiz mekânlar olarak varoluşumuzu refleksif bir biçimde doğrulamamızı sağlar. Bu açıdan evle temel bir “yer-gönderge” ilişkimiz olduğunu (Twigger Ross ve Uzzell, 1996), evin sürekliliğine ilişkin farkındalığımızın da benliğimizin sürdürülmesine aracılık ettiğini söyleyebiliriz (Gustafson, 2001).

Dahası çevre psikolojisi araştırmaları, yer bağlılığı ve yer kimliği gibi kendilemeyle yakından ilişkili diğer yer deneyimlerinin ve daha özelde yerle kurulan olumlu duygusal bağların; benlik saygısı ve bütünlüğü ile olumlu yönde ilişkilendiğini göstermektedir. Bu çalışmalar yer bağlılığı güçlendikçe benlik saygısının yükseldiğine; bir yerin diğer yerler nazarında biricik ve daha özellikli algılandığında benlik yapısının da diğer yerlerde yaşayan insanların benliklerine kıyasla biricik ve değerli algılandığına işaret etmiştir (örn., Twigger Ross ve Uzzell, 1996). Kimi araştırmalarda da sevilen ve bağlanılan yerlerde bulunmanın bilişsel (örn., dikkatini toplama) ve duygusal açıdan (örn., hayal kırıklığı gibi olumsuz yaşantılarla baş etme) benliği onarıcı etkilerinin olduğu ve dolayısıyla öz-düzenlemenin bir aracı olarak kullanıldığı (Korpela, 1989; 1991; 1992; Korpela ve Hartig, 1996) ifade edilmiştir. Hatta son dönemde Scannel ve Gifford’un (2017) yürütmüş olduğu çalışma bağlanılan yerlerde bizzat bulunulmasa da bu yerleri gözde canlandırıp hayal ediyor olmanın benlik saygısını yükseltebileceğini, bireyin hem dış dünyayla ve hem de yaşamıyla uyum içinde olduğuna yönelik hislerini güçlendirebileceğini göstermiştir.

Diğer taraftan, ev ve diğer yaşam çevrelerine bağlılığı inceleyen birçok araştırmada olgunun psikolojik ve toplumsal yaşama olan olumlu katkıları üzerinde daha çok durulduğu görülür. İlgili çalışmalarda yer bağlılığının daha ziyade olumlu yanlarıyla ele alınmasından hareketle bu bağın insan ile mekân arasında bir kez oluştuğunda hayat boyu sabit kalan ve değişmeyen bir psikolojik olgu olduğu yönünde yanlış bir izlenime kapılabiliriz (Karakuş Akalın, 2020; Lewicka, 2005; Manzo, 2014). Hâlbuki gerek kişisel yaşamlarımızda gerekse toplumsal yaşantılarımızda deneyimleyebileceğimiz üzere, öncelikle hayatın kendisi pürüzsüz, sabit ya da doğrusal bir biçimde sürekli iyiye ve güzele doğru giden bir yolculuk değildir. Yaşamlarımızda hiç istemesek de bir gün bağlandığımız yerler ile ekonomik gerekçeler (örn., iş bulma, tayin-görevlendirme, iş değişikliği vb.) ya da politik nedenler (örn., toplu konut projeleriyle başka bir yere tahliye edilme, insan hakkı kısıtlamaları nedeniyle işten atılma, önyargı ve ayrımcılık deneyimleri veya gruplar arası çatışma ve hatta savaş koşulları nedeniyle güvenli bir bölgeye sığınma) yahut da doğal afetler (örn., deprem, sel, yangın vb.) gibi sebeplerle bağımız kopabilir ve ansızın yaşadığımız evi, mahalleyi, kenti ya da ülkeyi terk etmek mecburiyetinde kalabiliriz.

Peki böyle bir durumda, yani kendimizi ait ve bağlı hissettiğimiz yerlerle olan ilişkimiz bu tür olumsuz tecrübeler yoluyla kesintiye uğradığında ya da parçalandığında ne yaşarız? Nasıl hissederiz! Ve gerek kendileme deneyimleri ve yaşam çevreleri arasındaki ilişkiler gerekse yer bağlılığı ve yer kimliği olgularına odaklanan çalışmalar da yer duygusunun bu psikolojik süreçlerde çok temel bir rolü olduğuna işaret ediyorsa; acaba yerin kaybı benliğimizle, kimliklerimizle ve genel olarak yaşamla kurduğumuz ilişkiyi nasıl etkiler?

Çevre psikolojisi alanında yer kaybının psikolojik ve toplumsal sonuçlarına odaklanan araştırmaların sınırlı sayıda olduğu ve özellikle 2000’li yıllardan itibaren yaygınlaşmaya başladığını söyleyebiliriz. Fried’ın (1963) Boston’un batı ucunda yaşayan ve göçe zorlanan kişilerle yürüttüğü çalışma yer bağlılığının insanlar için ne anlam ifade ettiğini inceleyen ilk çalışmadır. Bu çalışma, psikoloji biliminde insanların mekânla duygusal bir bağ kurduklarının anlaşılmasında önemli bir rol oynamıştır. Fried’ın çalışması yerinden edilme deneyiminin insanlarda yoğun bir acı, üzüntü, yabancılaşma, mekânsal yönelimde bozulma gibi yıkıcı psikolojik sonuçlarının olduğunu göstermiştir. İlerleyen yıllarda ise, Brown ve Perkins (1992) yerle kurulan bağın zaman içinde yavaş yavaş gelişmesine karşın çok kısa sürede bozulabileceğini, sonrasında yaşanan “parçalanmışlık hissi ve kayıp duygusunun” iyileşmesi ile beraber yeni bir mekâna aidiyet duygusunun geliştirilebilmesinin uzun yıllar sürebileceğini ifade etmişlerdir. Bu bakımdan yazarlar zorunlu yer değiştirmelerin ölüm ya da yaralanmalarla sonuçlanabileceğini, kişisel eşyaların ve kendilenen alanların zarar görmesi veya kaybedilmesinin bireyler üzerinde çok derin olumsuz etkileri olabileceğine dikkat çekmişlerdir. Aynı konuya eğilen diğer bazı araştırmacılar ise yerinden edilmenin bireylerin tanıdık oldukları çevrelerden koparılmalarıyla birlikte yere ilişkin aşinalıklarına, içerdelik duygularına ve ait olma hislerine zarar verebileceğini (Fullilove, 1996); yer-gönderge sürekliliğini bozarak, bağ kurulan yerlerin, benliğin merkezi yönlerini temsil etme gücünü yıkıma uğratabildiğini dile getirmişlerdir (Twigger Ross ve Uzzell, 1996).

Bu çalışmalar, bağlı hissettiğimiz yaşam çevrelerine yönelik algıladığımız herhangi bir dış tehdidin yalnızca sahip olduğumuz fizik mekânın varlığına yönelik olumsuz bir duygu olarak yaşanmadığını, aynı zamanda bu mekânlar üzerinden yapılandırdığımız ve muhafaza ettiğimiz benlik ve kimlik süreçlerimize yönelik tehdit duygularıyla iç içe yaşanabildiğine işaret etmektedir. Proshansky’nin (1978) de “benliğimizin mekânsal uzanımları” olarak tarif ettiği yer-kimlik ilişkisini, kurduğumuz evlerimizin ya da diğer yaşam çevrelerimizin sınırları işgal edildiğinde, benlik bütünlüğümüzün sınırlarının da ihlal edildiği duygusunu yaşayabiliriz.

Bu noktada yaşam çevrelerine bağlılık olgusunun çevre psikolojisi alanında tanımlanan mahremiyet ve alansallık gibi diğer mekânsal deneyim ve pratiklerle ilişkisine kısaca değinmekte fayda olacaktır. Westin’e göre (1970) mahremiyet kişiye diğerleriyle olan iletişimini nasıl ve hangi koşulda kuracağını belirleme hakkı tanımakta; bu anlamda kişiye davranış özgürlüğü sağlamaktadır (akt., Göregenli, 2021). Altman’a (1986) göreyse insanın mahremiyetini tahsis etme ve sürdürme pratiklerinin başlıca işlevlerinden biri de bireyin diğer bireylerle ya da bir grupla ilişkisinde benliğinin sınırlarını korumasına ve düzenlemesine yardımcı olmasıdır. Bu kurama göre benliğin sınırlarını koruma süreci, mekânın sınırlarının korunması ya da düzenlenmesiyle mümkün olmaktadır. Mekânın sınırlarının korunmasına yönelik pratikler ise alansallık davranışıyla ilişkilidir. İnsanın kendine ait olarak hissettiği ve sahiplendiği bir mekânın sınırlarını dış dünyadan gelebilecek herhangi bir tehdide karşı koruma amacını taşıyan davranışları içerir (akt. Göregenli, 2021).

Burada, Sultan’ın evini yıkma davranışını anımsarsak, Sultan’ın hem alansallık davranışları hem de mahremiyeti düzenleme pratikleri yoluyla evinin “nasıl ve kim tarafından” yıkılacağını belirleme hakkını elinde tuttuğunu, yani evinin sınırlarının işgal edildiği bir durumda dahi var olan çatışmalı iletişimin sınırlarını kendisi belirleyerek benliğinin uğrayabileceği psikolojik yıkımın boyutlarını bir ölçüde de olsa sınırladığını söyleyebiliriz. Sultan böylece evinin bir yabancı ya da devlet eliyle yıkılmasına karşı çıkarak hem mekân hem de yaşamı üzerinde bir kontrol duygusu sağlamış ve davranışsal anlamda özgürleşmiştir.

Öte yandan yer deneyimini sosyal kimlik aidiyetleriyle ilişkileri temelinde inceleyen çalışmalar kimlik özdeşimlerimizin de mekânsal bir temeli olduğuna işaret etmektedir. Konu başlı başına ayrı bir yazının öznesi olabilecek genişlikte ise de bu bölümde mekânla kurduğumuz ilişkinin sosyal yönünü vurgulamanın önemli olduğunu düşünüyorum. Özet bir anlatımla, kimliklerimiz nerede olmak istediğimizi, diğerlerinin ise nerede durması ya da bulunmasını istediğimize ilişkin düşüncelerimizi etkilemektedir (Reicher ve ark., 2006) ve bu anlamda çoğu sosyal kimlik yapısının aynı zamanda mekânsal olduğunu söyleyebiliriz (Hopkins ve Dixon, 2006). Aslında bir sosyal kimlik grubuna ait olmak sıklıkla “içerdekiler-dışarıdakiler” veya “bizim mekânımız-onların mekânı” şeklindeki ayrımlar etrafında tanımlanmaktadır (Manzo, 2003). Buna bağlı olarak “evinde hissetme duygusunun” da tümüyle diğerlerinin olmamasının anlaşılmasından ve aynı zamanda diğerlerinin yerleriyle özdeşleşmemekten kaynaklanabileceği düşünülebilir (Dixon ve Durrheim, 2004). Bu çerçevede ev ve diğer yaşam çevrelerimizle kurduğumuz anlam ve bağlılık ilişkisinin hem bireysel hem de kolektif düzeyde gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Sosyal ve kültürel anlamda kendimize benzer olarak algıladığımız diğerleriyle yaşamayı tercih ettiğimiz için, kentin, özellikle belirli bir semtinde yaşamayı isteyebiliriz. Nitekim, mahalle bağlılığı konusunda yapılan çalışmalar da insanların diğer mahalle sakinlerini etnik ve kültürel açıdan kendine benzer algılandığında mahalleye bağlılığının da yüksek olduğunu göstermektedir (Göregenli ve ark., 2014; Göregenli ve Karakuş, 2015; Lewicka, 2005). Ayrıca Türkiye’nin farklı şehirlerinde göç bağlamında yürütülen araştırmalar, kent sakinlerinin yaşadıkları kentte sosyal ve kültürel açıdan homojen bir topluluğun yaşadığına ilişkin algıları güçlendikçe kente bağlılık düzeylerinin de arttığına işaret etmektedir (Göregenli ve Karakuş, 2014). Çevre psikoloji bakışıyla yürütülen diğer bazı çalışmalarda ise, yerel toplulukların göçmenlere yönelik olumsuz tutumlarının, ait hissettiği ve sahiplendiği bir mekânsal çevre olarak ülke ya da kent sınırlarını koruma amaçlı alansallık davranışları ile ilişkili olabileceği ifade edilmektedir (örn. Gustafson, 2009).

Toplumsal yaşamda üyesi olarak hissettiğimiz veya bir üyesi olarak algılandığımız herhangi bir sosyal kimlik kategorisine yönelik önyargılı tutumlar ve ayrımcı davranışlar nedeniyle benliğimizin ve bedenimizin sınırları ihlal edilebilmektedir. Üstelik bize ait olan veya bize ait olduğu düşünülen eşyalara ya da mekânlara da bu sebeple zarar verilebilmektedir. Nefret suçu kavramıyla nitelendirebileceğimiz tüm bu saldırı biçimleri aslında kimlik temelli yaşanan gruplar arası çatışmaların aynı zamanda mekânlar arası bir mücadele olduğuna; herhangi bir toplumda ayrımcılığın hedefi hâline gelen, dışlanan ya da damgalanan grupların yaşam çevrelerinin de bu ayrımcı pratiklerin bir sonucu olarak çeşitli biçimlerde dışlanabileceğine ve damgalanabildiğine işaret etmektedir.

Bununla birlikte yerinden edilme, bireyler arası ya da gruplar arası çatışmalar sonucunda yer deneyimlerinin değişimini inceleyen sınırlı sayıda araştırmada da (örn., Boğaç, 2009; Brown ve Perkins, 1992; Dixon ve Durrheim, 2000; Fried, 1963; 2000; Fullilove, 1996; Karakuş, 2014; Manzo, 2003) yer kaybının psikolojik ve toplumsal düzeyde güçlü tepkilere neden olabileceği vurgulanmaktadır. Bu çalışmalar, aynı zamanda kimlik grupları arasında yaşanan çatışmalara bağlı olarak yer deneyiminin hem olumsuz hem de olumlu anlamları bir arada içerebileceğini, diğer bir anlatımla yer duygusunun çelişik duyguları barındıran bir doğası olduğuna işaret etmektedir. Bu bakımdan yerinden edilme ya da gruplar arası çatışma gibi olumsuz yaşam olaylarının yerle ilişkilenen yeni duyguları da beraberinde getirdiğini; yere atfettiğimiz değer ve anlamların kimi zaman olumlu ve olumsuz anlamları içerecek şekilde birbiriyle çelişebildiğini söyleyebiliriz. Ayrıca bu çalışmalarda, yerle kurulan bağlılık ilişkisinin insanların kısmen bilincinde oldukları örtük bir psikolojik yapı olduğu (Dixon ve Durrheim, 2000); yerle ilişkilenen duygusal bağların varlığının, yerle ilişkimiz aksadığında veya parçalandığında daha görünür ya da hissedilir hâle gelebildiği vurgulanmaktadır (Brown ve Perkins, 1992; Dixon ve Durrheim, 2000). Söz konusu çalışmalardan hareketle, yaşam çevrelerimize atfettiğimiz bireysel ve kolektif anlamların yapılı, doğal ve toplumsal çevrede yaşanan değişimlere bağlı olarak nasıl değiştiğinin ve diğer bir deyişle yaşam boyunca nasıl dönüştüğünün daha kapsamlı bir biçimde incelenmesine ihtiyaç olduğu görülmektedir. Bu sayede hem bireyler arası hem de gruplar arası düzlemde meydana gelen yer-kimlik çatışmalarının çözümüne yönelik daha derinlemesine bilgiler elde edilebilecektir.

Kaynaklar

Bilgin, N. (2005). Yer kimliği: “Burası” noktasının inşası. Siyaset ve insan (2.Basım) içinde (ss. 265-272). Bağlam Yayıncılık.

Boğaç, C. (2009). Place attachment in a foreign settlement. Journal of Environmental Psychology, 29, 267-278.

Brown, B. B. ve Perkins, D.D. (1992). Disruptions in place attachment. I. Altman ve S.M. Low (Ed.), Place Attachment içinde (ss. 279-304). Plenum Press.

Dixon, J. ve Durrheim, K. (2004). Dislocating identity: Desegregation and the transformation of place. Journal of Environmental Psychology. 24, 455-473.

Dixon, J. ve Durrheim, K. (2000). Displacing place-identity: A discursive approach to locating self and other. The British Journal of Social Psychology, 39, 27-45.

Fried, M. (1963). Grieving for a lost home. L. J. Duhl (Ed.), The urban condition içinde (ss. 151-171). Basic Books.

Fried, M. (2000). Continuities and discontinuities of place. Journal of Environmental Psychology, 20, 193-205.

Fullilove, M. (1996). Psychiatric implications of displacement. American Journal of Psychiatry, 20, 193-205.

Göregenli, M. (1991). Toplu konutlarda insan-mekân ilişkileri (Yayımanmamış Doktora Tezi). Ege Üniversitesi.

Göregenli, M. (1997) Kent kimlikleri ve kent kültürleri. I. Ulusal Kültür Kongresi Bildirileri. İKSEV Yayınları: 1-12.

Göregenli, M. (2021). Çevre psikolojisi: İnsan ve mekân ilişkileri. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Göregenli, M. ve Karakuş, P. (2014). Göç araştırmalarında mekân boyutu: Kültürel ve mekânsal bütünleşme. Türk Psikoloji Yazıları, 17(34), 101-115.

Göregenli, M. ve Karakuş, P. (2015). İzmit’te yer kimliği ve kentin bilişsel temsilleri. E. Y. Özgen (Ed.), İzmit’in değişen yüzü içinde (ss. 9-45). Volga Yayıncılık.

Göregenli, M., Karakuş, P., Kösten, Y. Ö. ve Umuroğlu, G. İ. (2014). Mahalleye bağlılık düzeyinin yer kimliği ile ilişkisi içinde incelenmesi. Türk Psikoloji Dergisi, 29(73), 73-85.

Gustafson, P. (2009). Mobility and territorial belonging. Environment and Behavior, 41(4), 490-508.

Gustafson, P. (2001). Meanings of place: Everyday experience and theoretical conceptualizations. Journal of Environmental Psychology, 21, 5-16.

Hopkins, N. ve Dixon, J. (2006). Space, place, and identity: Issues for political psychology. Political Psychology, 27, 173-185.

Karakuş, P. (2014). Farklı kimlik gruplarında yer kimliği ve kültürlenme süreçleri (Yayımlanmamış Doktora Tezi). Ege Üniversitesi.

Karakuş Akalın, P. (2020). Yer bağlılığı kavramı, modeller, yer bağlılığının birey, toplum ve çevre yaşamına katkıları. G. Uçar ve D. Hasta (Ed.), Çevre psikolojisi: İnsan-doğa etkileşimi ve çevre davranışı içinde (ss. 109-144). Nobel Akademik Yayıncılık.

Korpela, K. (1991). Are favorite places restorative environments? Healthy Environments, 22, 371-377.

Korpela, K. M. (1992). Adolescents’ favourite places and environmental self-regulation. Journal of Environmental Psychology, 12(3), 249-258.

Korpela, K. ve Hartig, T. (1996). Restorative qualities of favorite places. Journal of Environmental Psychology, 16, 221-233.

Korpela, K. M. (1989). Place identity as a product of environmental self-regulation. Journal Environmental Psychology, 9, 241-259.

Lewicka, M. (2005). Ways to make people active: role of place attachment, cultural capital and neighborhood ties. Journal of Environmental Psychology, 4, 381–395.

Manzo, L. C. (2014). Exploring the shadow side: Place attachment in the context of stigma, displacement, and social housing. L.C. Manzo ve P. Devine-Wright (Ed.), Place attachment. Advances in theory, methods and applications içinde (ss. 178-191). Routlegde, Taylor & Francis.

Manzo, L. C. (2003). Beyond house and haven: toward a revisioning of emotional relationship with places. Journal of Environmental Psychology, 23, 47-61.

Proshansky, H. M. (1978). The city and self-identity. Environment and Behaviour, 10(2), 147-169.

Reicher, S., Hopkins, N ve Harrison, K. (2006). Social identity and spatial behavior: The relationship between national category salience, the sense of home, and labour mobility across national boundaries. Political Psychology, 27, 247-263.

Scannel, L. ve Gifford, R. (2017). Place attachment enhances psychological need satisfaction. Environment and Behaviour, 49(4), 359-389.

Twigger Ross, C. L. ve Uzzell, D. L. (1996). Place and identity processes. Journal of Environmental Psychology, 16, 205-220.

 

* Başlıkta ifade edilen “benliğin ve sosyal kimliklerin mekânsal uzanımı” tanımlaması, H. M. Proshansky’nin (1978) yer kimliğine yönelik kavramsallaştırmasında, olguyu tanımlarken ilk kez kullandığı “benliğin uzanımları” nitelemesinin referans alınarak genişletilmiş hâlidir.