Yurdunda Sürgün: İklim Krizi Çağında Yerin ve Benliğin Çözülmesi


Samiye Gaye Dursun

Edanur Seven

İzmir Demokrasi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü Lisans Öğrencileri

Ben gurbette değilim; gurbet benim içimde.
Kemalettin Kamu

Herkesin bir “eskiden”i ve bir de “artık değil”i vardır. Bu iki zaman arasındaki sarsıntıya bir ses vermek, o sesle acıyı belki çaresizliği veyahut isyanı sessizlikten çıkarmak geçiyor insanın içinden bazen çünkü her sessizlik ruha vurulan bir darbedir.

Çocukluğumun yaz akşamlarında, bahçemizi örten derin hanımeli kokusu, dünyanın değişmez olduğuna dair bir inanç fısıldardı kulağıma. Yaz sıcağıyla birlikte yükselen o koku hem bir yuvaya hem de bir zamana ait olduğumu düşündürürdü. Şimdi, aynı bahçede, içime çektiğim havada nemli beton kokusu ağır basıyor. Rüzgârla sokakta savrulan çeri çöpü izlerken, çocukluğumdan geriye kalan tek şeyin yerinde duran ama artık tanıyamadığım bir ev olduğunu fark ediyorum; bir yuva değil artık. Rengi solmuş toprağın ve gri-mavi gökyüzünün çevrelediği bir yabancıdan başka bir şey değilim burada ben.

Beni hiçbir yere sürmediler. Evim hâlâ aynı koordinatlarda. Ben, yaşadığım yerde kayboldum; duygusal, kimliksel ve varoluşsal bir kayboluş… Bildiğim dünya gitmiş gibi. İçimde giderek büyüyen bu hissin bir tanımının olması aslında yalnız olmadığımı da gösteriyor: Solastalji. Yani, bulunduğun yerin tanıdıklığını yitirmesiyle oluşan içsel gurbet… Nostaljinin bir kuzeni gibi: biri uzaktayken özler, öteki evindeyken yersiz kalır.

Solastalji terimini ilk kez 2003 yılında Avustralyalı filozof Glenn Albrecht kullanmıştır (Albrecht, 2005). Kavram, Latince “comfort” anlamına gelen solacium ile “yer” anlamındaki desolate köklerinin birleşiminden türetilmiştir. Albrecht, Avustralya’nın kırsal bölgelerinde yaşayan insanların, maden faaliyetleriyle değişen coğrafyalarına karşı yaşadığı içsel sarsıntıyı tarif etmek için bu kavramı geliştirmiştir.

Solastalji, geçmişe özlem kesinlikle değil; şimdiye ait. Eviniz hâlâ yerindedir ama çevreniz değişmiştir; ekosistem bozulmuştur, manzara kaybolmuştur. Bu değişimle birlikte psikolojik bir boşluk ve kimlik çözülmesi baş gösterir. İnsan, yalnızca canlıları değil; kokuları, renkleri, sesleri de sever çünkü. Ve bu sevgi, kayıpla karşılaşınca yas doğurur. Solastalji, doğayla kurduğumuz bu duygusal ilişkinin kaybına verilen psikolojik bir tepkidir. Gözle görülmeyen ama ruhun içinde büyüyen bir boşluktur; içsel ve gündelik bir kederle işler.

Bugün yalnızca Avustralya’daki çiftçilerin değil, dünyanın dört bir yanındaki insanların yaşadığı bir ruh hâli bu; orman yangınlarıyla kavrulan Yunan köylerinde, her yıl biraz daha içeri çekilen Aral Gölü kıyısında, Erzincan’ın fırtınayla uçan çatılarında ya da İstanbul’un hafriyatla silinmiş tepelerinde hissedilir bu hâl… Bunların yanında yaşanmakta olan başka bir felaket, bu değişimin ruhumuzda açtığı sessiz yarıklarda gizli. Bir gölün çekilmesi yalnızca suyun kaybı değildir; çocukluk anılarının, kimliğimizin ve aidiyetimizin de yitip gitmesidir. Amerikalı psikolog Harold Proshansky’nin dediği gibi, “yer kimliği” insanın benliğinin bir parçasıdır (Proshansky ve ark., 1983). Çevre çözüldüğünde, insanın içindeki harita da çözülür.

Bugün çocuklar bu çözülmeyi yakıcı ve kuvvetli şekilde hissediyor. UNICEF’in raporuna göre, çocukların %59’u iklim nedeniyle geleceğe dair kaygı duyduğunu söylüyor (UNICEF, 2021). Onlara göre dünya, artık güvenilecek bir yer değil. Bu duyguya “eko-anksiyete” deniyor: sürekli var olan, gündelik hayatı kuşatan bir kaygı. Ebeveynlerinin “bizim çocukluğumuzda da yazlar sıcaktı” diyerek küçümsemeye çalıştığı, ama onların bedeninde ve zihninde ağır bir gölge gibi duran bir kaygı.

Benim kuşağımda ise yani gençlik ile orta yaş arasında kaygıdan çok bir yas duygusu baskın. Bir ormanın yanmasını, bir derenin kurumasını yalnızca doğanın kaybı olarak değil, kendi geçmişimizin yitimi olarak yaşıyoruz. Bu, kolektif bir yas. Çünkü doğa yalnızca doğa değildir; kültürün, hatıraların, ortak yaşamın taşıyıcısıdır. Anthony Giddens’ın paradoksu tam da burada kendini gösteriyor: İnsanlar tehlike uzak görünürken harekete geçmiyor; ama tehlike kapıya dayandığında, artık çok geç oluyor (Giddens, 1991). Oysa içimizdeki yas, yıllar önce başlamıştı. Biz fark etmedik.

Aslında nasıl fark edemediğimizi günlük hayatın küçük örneklerinde görmek mümkün. Mekân, yer olmaktan çıkıp “arsa” hâline geldiğinde; anılar da anı değil, pazarlama nesnesi olur. “Manzaralı konut,” doğayı görmek için değil; başkasına göstermek içindir. Bu gösteri, solastaljinin kolektif düzeyde ortaya çıkışını hızlandırır. Belki daha fazla maddiyat için, belki daha büyük mekânlar için, belki de statü için görmezden geldik, düşünmedik ve asla da fark etmedik. Eskiden herkesin top oynadığı boş araziler şimdi sitelere dönüşmüşse, çocukluk yalnızca albümlerde yaşıyorsa; bu bir doğal değişim değil, psikolojik kopuştur. İnsan sadece geçmişini değil, geleceğini de kaybeder. Sosyolog Anthony Giddens’in “zamansal kopukluk” tanımı burada işlevseldir (Giddens, 1991). Solastalji, yalnızca mekânın değil, zamanın da kaybıdır. Bugün, geçmişi barındıramıyor; gelecek, bir tür tehdit gibi algılanıyor.

İklim krizi, büyük haber başlıklarıyla anılır: 45 derece sıcaklık rekorları, 5. seviye kasırgalar, deniz taşmaları… büyük yıkımların habercisidir bu başlıklar. Ancak unutulmaması gereken bir şey var: bu büyük manzaraların yanı sıra daha sessiz ama daha kalıcı kayıplar da yaşanıyor. Bir nehrin artık balık tutmaya yetmemesi, çocukların sokakta oynamaktan vazgeçmesi ya da bir köyün yıllar sonra “artık o köy değil” denilerek terk edilmesi… Bu küçük kıyametlerin insan zihni üzerinde yarattığı etkinin adı konmamıştır çoğu zaman. Oysa insanlar, bir gün içinde değil; yıllar boyunca usulca kaybettikleri şeylerin ardından da yas tutarlar. Solastalji, bu yavaş yasın da psikolojik tanımlamasıdır.

Solastalji bir uyarıdır. Tıpkı yas gibi, yaşanmalı, duyulmalı, anlamlandırılmalıdır. İşte bu noktada psikolojinin devreye girmesi gerekiyor. Logan ve Clayton (2017), solastaljinin üç temel baş etme stratejisinden bahseder:

1. Topluluk Bağları: İnsanlar, ortak kayıplarını birlikte yas tutarak anlamlandırırlar. Kolektif yas, bireysel yalnızlığı aşmanın yoludur.

2. Anlam İnşası: Viktor Frankl’ın logoterapisine benzer şekilde, insanlar yaşanan kaybı bir yaşam amacı hâline getirebilir. Bir iklim aktivistinin hikâyesi, bazen bir çocuğun gelecek umudu olabilir.

3. Doğayla Yeniden Bağ Kurmak: Permakültür, kent bahçeciliği, yavaş yaşam gibi pratikler, doğayla yeniden ilişki kurmanın yollarını sunar. Toprağa dokunmak, bir tür psikolojik arınmadır.

Ama yasın içinde kalmak kadar, ondan çıkış yollarını aramak da insana özgüdür. Psikoloji literatüründe bu direnç “dayanıklılık” (resilience) olarak geçer. Yasın ağırlığına rağmen, insanda yeniden kurma ve anlam bulma çabası vardır. Viktor Frankl, toplama kampındaki deneyimlerinden yola çıkarak “anlam arayışı”nı insanın en büyük direnci olarak tanımlamıştı (Frankl, 2006) ve bu direnci Nietzsche’nin şu sözüyle özetlemişti: “Yaşamak için bir nedeni olan, hemen her ‘nasıl’a dayanabilir” (akt. Frankl, 2006). “İnsanın yaşamda bir amacı olduğunda, en zor koşullarda bile dayanacak gücü vardır.” İklim krizi karşısında bizim de amacımız olabilir. Belki kaybolan gölleri geri getiremeyiz ama çocuklara hâlâ umut bırakabiliriz. Belki geçmişimizi kurtaramayız ama geleceği yeniden yazabiliriz.

Solastalji, değişime karşı bir direniş değil; değişimin içindeki duyguyu anlamaya yönelik bir çağrıdır. İklim krizi bir istatistik değil; bir duygu. Bir rapor değil; bir yara. Bir yara aynı zamanda bir hikâyedir. Biz bu hikâyeyi yazdıkça, belki de hem kendimizi hem de dünyayı yeniden kurabileceğiz. Bu mesele bir duygunun, bir kültürün ve bir ruh hâlinin çöküşüyle ilgilidir. Solastalji, bu çöküşün adı değilse bile yankısıdır. Susmalı ve onu dinlemeliyiz. Belki toprak bize bir daha güvenmez. Ama biz, onun yasını tutarak ona sadık kalabiliriz. Belki rüzgârın kokusu değişmiştir ama hâlâ bir şeyler anlatıyordur. Yeter ki durup dinlemeyi bilelim.

Tam da bir yaz günü yazımın başında bahsettiğim evin bahçesinde bu satırları yazarken, yan komşumuzun torunu ile aynı ağacın altında aynı rüzgârı hissediyoruz. Ben eskiye dair düşünürken, o zamanı gelince "eskiden" olacak bugünü yaşıyor. Sanırım başladığım cümleyle bitirmek her şeyi özetleyecek: “Herkesin bir ‘eskiden’i ve bir de ‘artık değil’i vardır.”

“Buralar ben çocukken de böyleydi” diye bahseder belki de; kim bilir…

Kaynaklar

Albrecht, G. (2005). Solastalgia: a new concept in health and identity. PAN: Philosophy Activism Nature, 3, 41-55.

Frankl, V. E. (2006). İnsanın anlam arayışı (S. Budak, Çev.). Okuyan Us Yayınları. (Orijinal eser basım tarihi 1946).

Giddens, A. (1991). Modernity and self-identity: Self and society in the late modern age. Stanford University Press.

Logan, A. C. ve Clayton, P. (2017). Earth emotions: New words for a new world. Cornell University Press.

Proshansky, H. M., Fabian, A. K ve Kaminoff, R. (1983). Place-identity: physical world socialization of the self. Journal of Environmental Psychology, 3(1), 57-83.

UNICEF. (2021). The climate crisis is a child rights crisis: Introducing the children’s climate risk index. United Nations Children’s Fund.


Not: Bu metin Samiye Gaye Dursun tarafından kaleme alınmış ve Edanur Seven tarafından düzenlenmiştir.