Zaman – Kader ve İnsan
Ahmet Okkol
DEÜ İİBF Mezunu
Bu yazı, zaman ve varoluş üzerine kişisel çıkarımlar, mantık yürütmeler ve düşünce deneylerinden oluşan bir yazı dizisinin ilk parçasını oluşturuyor. Bu yazıyla birlikte zamanın karanlık suları üzerinde yükselip odaklanarak insanın varoluşuna, zaman üzerinde bir farkındalık yaratmaya çalışacağız. Bunun için kullanacağımız enstrümanlar kuşkusuz felsefe, psikoloji, sosyoloji gibi sosyal bilimler ile matematik, fizik hatta astronomiye kadar varan pozitif bilimler olacak. Varoluşsal düzlemde yürürken kaçınılmaz olarak inanç dünyasına da gireceğiz ve algı ile gerçek arasındaki derin sorgulamalara giden kapıları aralayacağız. Sembolizm, arketipler, teosofi, sınır bilim ve ötesine değineceğiz. Zamanı tüm bunların odağında bir sarkaç gibi düşünerek, sarkacın asılı olduğu tekil noktada durup varoluşun tüm kollarına objektif salınımlar yağacağız. Bunu yaparken interaktif bir yol izleyeceğiz. Çünkü yazılanları okumak pasif bir olgu değil, etkileşimli bir çabadır. Her kelime zihinde yeni biyoelektriksel sinapsis atlamaları yaratır. Her yazı bir düşünce, her düşünce yeni bir olasılıklar evreni yaratır. O nedenle yazmak ve okumak farklı bir iletişim türüdür. Yazılar bu bağlamda düşünme eyleminde olduğu gibi serbest çağrışım şeklinde ilerleyebilir, dallanıp budaklanabilir. Nitekim düşünmek de sistematik değil, bilinçaltı gibi ‘dağınık’ bir eylemdir.
Bu yazımızda kader, nedensellik ve zaman arasındaki ilişkiye değinerek bir sorgulama yapmaya çalışacağız. Böylece zamanın ne olduğuna ve neden var olduğuna dair giriş niteliğinde bir tanımlama yapmaya çalışacağız. Cevaplardan çok sorular soracağız çünkü doğru soruyu sormayı öğrenmeden cevapları aramak köpeğin kendi kuyruğunu ısırmaya çalışırken dönmesine benzer. Bir bahar sabahında pencereden dışarı seyrederken tüm hayatı anlayabilir mi insan, tüm çaresizliğiyle? Belki.
Pencereden bakarken salınan ağaç yapraklarını gördünüz. Düşündünüz… ‘Rüzgâr yaprakları sallıyor.’ Bu düşünce aslında duyusal alandan düşünsel alana bir geçiş kapısıdır. Gözlerinizle gördüğünüz sadece sallanan bir yaprak iken, (dış duyum) düşünceleriniz sizi sallanan yaprağın da ötesine, öncesine götürdü. (iç duyum) Dış duyum salt, katıksız bilgi iken (Orada duran, bizden bağımsız, sadece var), iç duyum bizimle hayat bulan bir kavramdır. Bu bağlamda bilgi dediğimiz olgunun tanımı için; dış duyumla elde edilen verilerin iç duyumla düşüncelere, fikirlere dönüştürülmesi diyebiliriz. Yaprağın sallanışına rüzgâr aracılığıyla bir neden biçtik ve bu kavramı biz yarattık. Yani nedensellik, insan bilgisi düzeyinde bir kavram, insanla var olan, gözlemcisi olmadan anlamını yitiren bir kavram.
Buna karşın kader ise insanüstü bir kavram olarak yorumlanır. ‘Yapraklar sallanıyor çünkü öyle olması gerek’. ‘Bu işin fıtratında bu var.’ ‘Her şey planlanmış, biz sadece bu planın bir parçasıyız.’ Böyle bakıldığında birbirinden çok farklı kavramlar gibi görünseler de aslında nedensellik ve kader birbirini kapsayan şeylerdir.
Kaderin içerisinde nedensellik de vardır. Eğer bir kişinin bir trafik kazasında ölmesi onun kaderinde varmış dersek, trafik kazasını oluşturan tüm etmenler, mesela araç sürerken telefon gelmesi ve sürücünün telefon görüşmesi yapması, bir gece önceden kavga etmiş ve gergin olması, sevgilisinden ayrılıp içmesi ve alkollü araç kullanması… Hepsi de kazaya sebebiyet veren birer etken olarak karşımıza çıkacaktır. Eğer geriye doğru gitmeye devam edersek sevgilisinden ayrılması da bir kader diyebiliriz ama onun da bir nedeni olmak zorunda kalacak. Ölen sürücünün kız arkadaşının bir hafta önce yeni girdiği bir işte yeni birisiyle tanışıp sevgilisini onunla aldatması bu kavganın sebebi olabilir. O zaman o yeni girdiği işyerinin sahibinin bu iş yerini yıllar önce açıp açmama kararı bile olaylar zinciri sonucunda meydana gelen bu kazanın sonucunu etkileyecektir. Yani kader kavramının işleyiş mekanizması nedensellik diyebiliriz. Bu bağlamda kaderle nedensellik arasındaki tek fark, olayın sebebine ilişkin inanıştır. Kader diyen insan nedenleri sorgulamaz. Örneğin, bir maden faciasının nedenlerini sorgulamaz. Çünkü böyle olmuştur, demek ki böyle olması gerektir… Yani sorgulamayı daha en başında bırakır. Buna karşın nedensellik ilkesi gereği bu maden faciasının meydana gelmesinin nedenlerini sorgulamaya başlayan biri geriye doğru giderek güvenlik önlemlerinden tutun da maden şirketinin sahipleri arasındaki ilişkilere kadar ulaşabilir. Böylece tek bir imzanın bile yüzlerce insanın ölümüne yol açtığı bir paradigmayla karşı karşıya gelinilir.
Peki, zamanın tüm bu kavramlar içindeki rolü nedir? Zaman da bir kader miydi? Yoksa oluşmasının bir sebebi mi vardı? Buradan sonrasını bakış açımız şekillendirir. Öncelikle zamandan bahsederken insandan ayrı, insandan bağımsız, dış duyumsal bir olgu olarak mı ele alacağız yoksa iç duyumun bir ürünü olarak algısal düzlemde mi ele alacağız? Eğer evreni çalıştıran mekanizma mucize ve sihirdir, diyeceksek zaman da tüm bunların bir dişlisi olarak ‘üretilmiş’ dememiz gerekecek ve sorgulamamız burada sona erecek. Buna karşın günümüzde bilim daha derinlere daldıkça başka nedenselliklerle karşılaşıyor ve işleyen her mekanizmanın bir de sebebini buluyorsa, evrenin işleyişini mucizelere bağlayıp susmak biraz kolaya kaçmak olur. O nedenle neden diye sormaya devam edelim.
Neden zaman ve madde birbiriyle ilintili diye sormakla başlayabiliriz. Eğer bir elma çürüyorsa, bu zamanın geçmesinden dolayıdır fakat elmayı mutlak sıfırda dondurursak sonsuza kadar bütünlüğü bozulmamış olur. O zaman, zamanı alt etmek kolay. Yani çürüyoruz çünkü zaman geçiyor demek yeterli bir sebep olmayabilir. Eğer çok hızlı bir şekilde molekül düzeyinde dondurulursanız ve yıllar sonra aynı hızda çözülürseniz yaşamaya devam edersiniz. (Hayvan deneyleriyle kanıtlandı.) Entropiyi durdurmak -270 derecede mümkün, bu düşük sıcaklıkta bozulmanın etkileri ortadan kalktığı için, hareket de olmadığı için zaman da duruyor diyebilir miyiz? Teorik olarak diyebiliriz çünkü teoride bozulmayı durdurabildiğimizde zamanın etkisini ortadan kaldırabiliriz. En azından zamanın geçmediği bir sonsuzluk durumu meydana getirebiliriz. Sonsuza kadar var olan bir elma gibi. Pratikte zamanın etkilerini ortadan kaldırdığımızda nedensellik ilkelerini de ortadan kaldırırız. Donmuş bir elmaya hiçbir müdahale olmadığı sürece öyle kalacaktır ve hiç değişim geçirmeyecektir. Şimdi düşünce deneyimizi bir adım ileri götürelim.
Tüm dünyayı donduralım üzerindeki herkesle birlikte. Tüm dünya saniyeler içerisinde donmuş bir buz kütlesine dönsün. Artık üzerinde hareket yok, eylem yok, düşünce yok, bozulma yok. Sadece tek bir kütle olarak boşlukta var. Aslında ölü bir gezegenden farksız oluyor. Bu durumdayken genel kanı insanın bir tür koma hâlinde olmasıdır, yani bilinç düzeyinde kendi varlığımızı hissedemeyecek bir durumda olacağız. Bu esnada biz ya da ben ne olacak? Büyük bir muamma, büyük bir soru ama şimdilik ilgilendiğimiz dünyanın geleceği. Bundan 1000 yıl sonra dünyayı yeniden çözdük aniden diyelim, üzerindeki herkes yaşamaya devam ediyor, sanki 1000 yıl değil de 1 saniye geçmiş gibi, çünkü bilinç düzeylerimiz geçen zamanı algılayacak seviyede değildi. 3014 yılı ile 2014 yılı arasında hiçbir fark kalmaz bu durumda. Bundan şu sonuç çıkar; zamanın en çok eylemler üzerinde etkisi var. Zaman olgusu ya da algısı sürdükçe, olay gerçekleşir. Olay, varoluş açısından kritiktir çünkü hareket içerir. Hareket ve zaman arasında grift bir ilişki vardır çünkü zaman aslında birbiri ardına süregelen olaylar dizisiyle açıklanır. Olayın öncesi ve sonrası vardır, nedensellik içerir. Önce ve sonradan bahsedebilmek için olayın bir zaman örgüsü içerisinde olması gerektir. Yani birbirleriyle ilişki içerisindedirler ama zaman olayı yaratır ya da olay zamanı yaratır diyemiyoruz, birbiri içine geçmiş, tabiri caizse simbiyotik bir ilişkidir bu.
Daha da geriye gitmeye devam edersek her şeyin varoluş sebebine ulaşırız peki nihai bir başlangıç var mıdır? Her şeyin sebebi olan, her şeyin başlangıcı… Bu o kadar ilginç bir sorudur ki, cevabı olumlu da olsa, olumsuz da olsa bu bizi fraktal bir döngüye götürür. Tıpkı bir spiral gibi. İlerledikçe aynı görüntüyle karşılaşırsınız. Hipnotizma için kullanılan spiral döndükçe, siz de içerisinde ilerliyor gibisinizdir, sanki bir sonu var gibidir. Oysa o son sadece dönen tekil bir noktadır. Aynı matruşkalar gibi ya da Matrix filmindeki insana sanal hayat veren robot ve o robota sanal hayat veren insan gibi. Nihai başlangıcı CERN’deki bilim insanları da düşünür, üzerine milyar dolarlık deneyler yaparlar ve başlangıcın ilk saniyelerine ulaşmaya çalışırlar, ulaşırlar da… Ama onlar bile başlangıçtan öncesine, en azından sıfır noktasına ulaşamamışlardır. Hâliyle bilim mutlak son üzerinde çalışmaya başlar. Bundan milyarlarca yıl sonra evren mutlak entropi yüzünden içerisindeki tüm maddeyi kaybedecek, daha doğrusu saf enerjiye dönüştürecektir. Bunun sonucunda aslında başlangıçtaki konuma geri döneceğiz. Yani hiçbir maddenin, imgenin, formun olmadığı o hiçlik anına. O anda eğer teoriler doğruysa evrenin genişlemesini takip eden bir büzüşme sebebiyle tüm enerji tek bir noktada toplanacak. Bunun sonucunda evrenin bildiğimiz anlamdaki sonu, başlangıcına denk düşecek. Tüm nedenlerin sonuca dönüştüğü bir final. Nihai başlangıç da böyle bir şey olmalı. Bu sefer tüm sonuçların nedenlere dönüştüğü bir başlangıç. Böylece kader, aslında en başta yazılmış olacaktır gerçekten de ironik bir şekilde. Lakin başlangıca ilişkin bir programlama var mı yoksa ilk hareketi, ilk nedeni, Big Bang’i tetikleyen şey; bir şifreyi dekode etmeye çalışan bir bilgisayar yazılımı gibi her olasılığın denenerek gerçekleştirilmeye çalışılması mıydı… Tanrı insanı kendi suretinde yaratmış der, eski yazıtlar, mitler… Sanki bir deneye tabi gibiyizdir dünya denen cam fanusumuzda. Bize bu ortamı hazırlayanlar da biz miyizdir acaba?
Kader’in bir başlangıcı, bir sonu vardır. Nedensellik ise sonsuz döngüdür. Her başlangıç bir son, her son da o sonun başlangıcıdır. Kendi kafasını yiyen yılan gibi, kendini çizen ressam gibi, başka yıldızların doğması için patlayan ölü güneş gibi. Sonsuzluk dediğimiz de böyle bir şeydir belki, belki zamanın kaderi ellerimizdedir.
Kaynaklar
Eco, U. (2013). Foucault Sarkacı. (Çev. Şadan Karadeniz). İstanbul: Can Yayınları.
Locke, J. (1996). İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme. (Çev. Vehbî Hacıkadiroğlu). İstanbul: Kabalcı Yayınevi.