Zamanın Ruhu ve İnsan
Ahmet Okkol
DEÜ İİBF Mezunu
Fotoğrafçı
Zaman, insan ruhlarını bir bilinmeze doğru sürüklerken; zamanın ruhunu da insanlar meydana getiriyor. Acaba, tıpkı zaman algısında büyük rol oynayan takvim, saat gibi zaman ölçü birimlerini insanın yapmış olması gibi, zaman da insanı mı yaratmıştır?
Bir çağın duygu ve düşünce biçimi, Zeitgeist ya da daha popüler ifadeyle zamanın ruhu… Aslında bu ifade anın içinde bulunduğu psikolojik durumu anlatır. Neden ilkçağlarda insanlığın daha temel, daha sınırlı ihtiyaçları varken zamanla bu ihtiyaçlar çoğaldı ve daha spesifik hâle geldi? Neden Ortaçağda bazı insanlar cadı diye yakılıyordu da şimdi yakılmıyor? Neden her çağ için sabit bir ahlak anlayışı yok?
Konuya kavramsal açıdan örnek vermek daha faydalı olacak. Ateist -tanrı tanımaz- kelimesi tarihte ilk kez Katolikler tarafından, Protestanlar için kullanılmıştır. Katolikler, Protestanları ateist olarak görürlerdi fakat günümüzde ateist, tanrının varlığına inanmayanlar için kullanılan resmi bir kelimedir. Oysa Protestanlar bir tanrıya inanırlardı. Benzer bir şekilde çapulcu kelimesi Türkçede ‘yağmacı’ anlamına gelirken; Türk Dil Kurumu, Gezi Olayları sonrası yaşananlar üzerine bu kelimenin tanımını ‘düzene aykırı davranışlarda bulunan kimse’ olarak çevirmiştir. Aslında her iki tanımda da kelimenin anlamı olumsuz bir çağrışım yapmasına rağmen belirli bir kesim kendilerine çapulcu denmesinden hoşlanıyor ve bunu kendi mottoları olarak kullanıyorlar. Kavramlar zaman içerisinde hızla değişiyor, yer değiştiriyor ve tüm bu değişim zamanın ruhunu meydana getiriyor. Bu etkileşimli bir süreç. İnsan zamanın ruhunu yapıp etmeleriyle şekillendirirken, zamanın ruhu da insanları şekillendirmeye başlıyor.
Zamanın ruhu; kavramları, ahlak sistemini, hayatı yeniden tanımlar. O nedenle hayatın tarih sahnesinde herhangi bir anda fotoğrafını çektiğimizde karşımızdaki bu fotoğrafı o zamanın ruhuna göre değerlendirmemiz gerekecektir.İnsan, tarihin belirli bir anında bir olguyu tanımladığında ve bu tanım topluma yayıldığında zamanın ruhuna işlenir. Zamanın ruhu taşıdığı bu veriyi sonraki kuşaklara aktarır ama aynı DNA’nın barındırdığı bilgiyi sonraki nesillere aktarırken küçük bozulmalar yaşaması gibi zamanın ruhu da içerdiği veriyi değiştirir. Her yeni nesilde bu veri değişir ve zamanın ruhu insana işlenir. Süreç yeniden çalışır ve bir sonsuz döngü olarak devam eder…
Kuşak çatışmasını ele alalım. Eskiler bazı görüşlerde dedeleriyle anlaşamazmış. Sonra insanlar babalarıyla kuşak çatışmasına girmeye başladı çünkü kavramlar ve bakış açıları 30 yılda kökten değişiyordu. Günümüzde ise 1980’lerde doğan gençler ile 1990’ larda doğan gençler arasında kuşak çatışması var. Bu, zamanın ruhunun giderek hızla değiştiğinin de işaretidir. Zaten günümüzde olayların oluş hızı giderek hızlanıyor. Bir ay arayla bütün dünyanın siyasi dengesi değişebiliyor. Bunu da zamanın ruhunun taşıdığı kümülatif veriyle açıklamak mümkün. 1900lü yılların başında uzay hakkında bilgimiz çok sınırlıydı. Sadece düşük çözünürlüklü veri sunabilen teleskoplardan görebildiğimiz kadarıyla evreni anlamaya çalışıyorduk. Sadece 60 yıl sonra insanlık Ay’a çıktı. Günümüzde ise Mars gezegeninde koloni kurma planlarına kadar gelindi. Her geçen gün zamanın ruhuna işlenen veri sayısı arttıkça, yani insanlığın kümülatif bilgi birikimi arttıkça zamanın ruhunda meydana gelen sapmalar da artıyor. Böylece her yeni kuşak, hayat görüşü bakımından daha fazla değişim geçiriyor.
Peki, zamanın ruhu insanı nasıl etkiler? Zamanın ruhuna göre mi hareket etmek zorundayız? Eğer zamanın ruhunun dışına çıkarsak ne olur?
Toplum tarafından dışlanırız. Sokakta aniden insanlarla dans etmenin abes karşılandığı bir zamanda bunu yaparsanız ciddi sorunlar yaşarsınız, dayak yiyebilir hapse girebilirsiniz. Çok da uzak olmayan bir gelecekteki bir zaman kesitinde eğer dans etmek bir nezaket göstergesi ya da selamlaşma olarak görülmeye başlanırsa o zaman bağlamında bunu yapmak, el sıkışmak gibi gayet doğal karşılanan bir şey olabilir. Bu sefer de el sıkışmak bir kabalık hareketi olarak anlaşılabilir. O hâlde insan davranışlarını yeniden tanımamız gerekiyor. Dolayısıyla insan psikolojisini de…
Einstein’dan önce uzaya sadece uzay denirdi. Einstein bir de buna zaman boyutunu ekleyerek yaşadığımız evreni 4 boyutlu hâle getirdi ve artık adı uzay-zaman oldu. Böylece insanın da tüm evrenle birlikte zamanın dokusunda yol aldığı ortaya çıktı. Uzayda bir noktayı göstermek için üç konum ve bir zaman bilgisi gerekir yani dört veri gerekir. Aynı bunun gibi bir kişinin davranışlarını tanımak, yorumlamak, değerlendirmek için önce o zaman boyutunu irdelemek yani zamanın ruhunu değerlendirmek gerek. Bu tıpkı bir dokuma tezgâhı gibidir. İnsan bu tezgâhta işlenir, şekillenir ama kendisi de özgün bir dokuya sahiptir. İnsan zamanın dokuma tezgâhında işlendikçe tezgâhı aşındırır, izler bırakır. Tezgâh değişir, teknoloji değişir ve dokunan insan da değişir. Sanırım fizik gibi sosyal bilimler de dördüncü boyuta geçmeli, bu sayede zamanın yarattığı insanı ve insanın yarattığı zamanı daha iyi anlayabilir. Böylesi bir durum, insanı doğanın bir parçası olarak görmekle mümkün olabilir.
Bir ağacın zaman döngüsüne sahibiz; tohum (doğum), büyüme, tohum verme (doğum verme) ve ölüm. Bir dere yatağının döngüsünü taşıyoruz. Suyun şekillendirdiği toprak -insanın şekillendirdiği toplum. Entropinin yıkıcı etkisine maruz kalıyoruz. Ölüyoruz. Yine de doğanın hayatta kalma mücadelesine sahibiz, hayat veriyoruz. Bir baba ile oğlu arasındaki ilişkiye benzer zaman ve insan arasındaki ilişki. Zeus ve babası Kronos arasındaki ilişki gibi… Zeus'un babası olan zamanın kişiselleştirilmiş imgesi Kronos, tahta kendi babası Uranüs'ü alt ederek geçmiştir. O nedenle kendi oğlu Zeus'un da kendisine aynı şeyi yapmasından korkarak Zeus'u yemek suretiyle öldürmek ister. Bunu yaptığını zannetse de aslında başaramaz. Gaia yani dünya gezegeni, Zeus'un annesi, Zeus'u saklayarak babasından kurtarır. Bu mitoloji, kuşak çatışmasını, babanın oğula baskı yapıp oğulu şekillendirmesini, onun üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışmasını; buna karşın oğulun bu baskıyı elimine etmek için kendi düzenini kurmasını anlatmaya çalışır. Zaman üzerimize baskı kurar ve biz de zamanı değiştiririz. Zamanın egemen görüşüne baş kaldırır, zamanın ruhunu değiştiririz. Bu sayede her zamana yayılmış tek bir egemen görüş olmaz ve sürekli değişir. Kronos yani zaman bizi yemeye ve zamanın ruhunu dayatmaya çalıştıkça Gaia yani doğamız, insan doğası buna karşı koyarak düzeni, kuralları, anlayışı değiştirir.
Zaman boyutu, insan davranışlarını anlamada bir skala olarak kullanılabilir. Böylece değişimin nedenleri nispeten daha objektif bir dille ortaya koyulabilir. Zaman çizelgesinin içinden değil, üzerinden bakarak, bireyin içinden geçtiği zamanın ruhuna odaklanılabilir. Bu sayede bireyin, toplumla etkileşiminden meydana getirdiği büyük resim anlaşılabilir. Belki bu şekilde ‘zamanının adamı'nı anlamaya çalışmayı bırakıp, ‘Adam (Adem)'ın zamanını’ anlamaya geçebiliriz.