Özet-Çeviri: Ivana Marková’nın Sosyal Temsiller ve Azınlıkların Yenilikçiliği Üzerine Görüşleri
Sercan Karlıdağ
Altınbaş Üniversitesi, Psikoloji Bölümü, Araş. Gör.
Betül Kanık
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi,
Psikoloji Bölümü, Araş. Gör.
Serge Moscovici’yi sosyal psikolojinin 1960-70’ler krizi yahut güven bunalımına karşı disiplinin ilerleyişine (ontolojik ve epistemolojik) bir itiraz olarak ortaya koyduğu Sosyal Temsiller Kuramı ile biliyoruz. Bunun yanı sıra, özellikle ‘azınlık etkisi’ olarak bilinen deneysel/laboratuvar çalışmaları alanda klasikler arasında yer etmiştir.
Ivana Marková’ya göre, birbirinden kopuk olan bu iki literatür arasında bir diyalog geliştirmek mümkün. Makalesinde odaklandığı temel konu da ezcümle bu. Bahtinyen-diyalojik perspektif ile kendisi de özgün bir sosyal temsil kuramcısı olan Marková, azınlık etkisi kavramsallaştırmasını kritik ederek, onun yerine ‘aktif azınlıklar’ ve/ya ‘azınlıkların yenilikçiliği[1]’ kavramlarını öne sürüyor. Ona göre, azınlıkların yenilikçiliğini, yalnızca laboratuvar çalışmaları ve Solomon Asch’in uyma çalışmalarına tezatlıkla ele almakta sosyal psikolojideki geleneksel anlayışın gölgesinde hatalı bir yan söz konusu. Moscovici’nin (yeterince bilinmeyen) edebi metin analizleri ve muhaliflerin koşullarına ilişkin siyasi analizleri, esasen azınlık statüsündeki muhalif öznenin davranış stillerinin incelenmesine dayanıyor. Steril laboratuvar koşullarının imlediği ‘şimdi ve burada’ durumlarının ötesinde sosyo-politik ve tarihsel koşulların incelenmesi ise, sosyal temsilleri hesaba katmayı gerektiriyor.
Orijinal metne sadık kalıp geniş bir çeviri özeti olarak sunduğumuz bu metnin iki açıdan önemli olduğunu düşünüyoruz.
Birincisi, Moscovici’nin psikolojinin azınlığı denebilecek yaklaşımı sosyal psikoloji disiplininin sorunlarını irdelemek ve aşmak için önemli bir potansiyel sunuyor: Psikolojinin azınlığı ifadesiyle, alışılagelmiş WEIRD örneklem problemini kastetmiyoruz. Gulbenkian Komisyonu’nun Sosyal Bilimleri Açın kitabında sosyal bilimlerin tarihsel kuruluşunu ele aldıkları 1945’e kadarki ilk bölümde şu ifade geçmektedir: “(…) ağırlığı toplum içinde bireyi çözümlemeye veren başka psikolojik teoriler de vardı. Bu sosyal psikolog denen akademisyenler, sosyal bilim kampında kalmaya çalışıyorlardı. Ancak sosyal psikoloji kurumsal özerkliğini tam olarak kazanmayı genellikle başaramadı ve psikolojiye göre, iktisat tarihinin iktisada göre düştüğü marjinal konuma benzer bir konumda kaldı. (…)”[2] Bu görüşten hareketle, disipliner özgünlük ve sınırlar için arayışların söz konusu olduğu 1945’e kadarki süreçte sosyal psikolojinin, ‘psikoloji içinde azınlık’ bir statüye karşılık geldiği, sözgelimi sosyoloji ile geçişkenliğin baskın olduğu ve ama sosyal bilim sahasında bir psikoloji tasavvuru ve iddiasına sahip olduğu söylenebilir. Bu değerlendirmeye paralel olarak 1960-70’lerden günümüze sosyal psikolojinin tarihsel seyri içinde ise, özellikle sosyal temsiller yaklaşımı, psikolojinin (daha özelde sosyal psikolojinin) azınlığı denebilecek bir statüdedir. Tam da bu sebeple, düalizm ve metodolojik bireycilik eleştirisiyle temellenen STK ve psiko-sosyal perspektifin, sosyal psikolojinin 2010’lardan itibaren replikasyon krizi olarak isimlendirilen ve/ama bunun ötesindeki ontolojik-epistemolojik açmazlarına ilişkin söyleyebileceği şeyler olabilir. Sosyal psikolojinin asosyalliğine karşı Moscovici’nin etkileşime dayalı ve iletişim olgularını odağa almayı önceleyen, psikolojide azınlıkta kalmış bu yaklaşımı ‘yenilikçi’ bir çözüm yolu sunabilir.
İkincisi, Marková’nın laboratuvara sıkıştırmadan ele aldığı azınlıkların yenilikçiliği konusu, azınlığın psikolojisini ele almak için oldukça önemli bir hat sunuyor: Örneğin, çağın sağ popülist ve neo-faşizan ruhuna karşı toplumsal muhalefetin kolektif eylem olanakları ve genel olarak sosyal değişime dair olguların Moscovici’nin yaklaşımıyla ele alınması mümkün. Metinde okuyacağınız, özellikle tek kişinin muhalefeti konusundaki inceleme ve değerlendirmeler ve yanı sıra nomik/anomik kavramlarıyla azınlığa getirilen açılımlar, azınlık etkisini daha geniş bir zeminde kavrayabilmek ve yenilikçi bir değişim getirebilmesi yönünden ele almak açısından dikkate değer. Gerçek dünya sorunlarına kapı aralanınca, sözgelimi toplumsal hareketlerin coğrafyalara has (örn., Cumartesi Anneleri) veya coğrafyalar arası (örn., feminist hareket) konumu veyahut küresel ölçekte (örn., sosyal medya pratikleri ve dijital aktivizm) tartışılmaya değer pek çok başlık inceleme konusu yapılabilir. Örneğin Moscovici’ye göre nomik azınlıklar ‘davalarına’ bağlılıkları ve çatışmayı yaratma ve sürdürme becerileri ile tanınırken anomik azınlıklarda daha pasif bir kabulleniş söz konusudur. Günümüz koşullarında dijital/sosyal medya aktivizminin çatışma yaratma potansiyeli ortadayken, bu çatışmaların hızla sönmesi ve yerini sinik bir kabullenişin alması nomik/anomik azınlık ayrımı veya geçişkenliği konusunda yeni tahayyüller gerektiriyor. Bununla birlikte, değişen dünyada kolektif eylemin sosyal medya platformlarına yayılması ile muhalifliğin ve aktivistliğin sınırlarının genişlemesi Moscovici’nin üzerinde durduğu adanmış azınlıkları yeniden değerlendirmenin yolunu açabilir. Bu ve dahası konular için azınlıkların yenilikçiliği ve sosyal temsiller arasındaki ilişkileri irdelemek gerekiyor.
* * *
‘La dissidence d’un seul’:
Sosyal Temsiller ve Azınlıkların
Yenilikçiliği Arasındaki İlişkiler[3]
Ivana Marková***
Sosyal Temsiller ve Azınlıkların Yenilikçiliği
Sosyal Temsiller Kuramı ve Azınlıkların Yenilikçiliği Kuramı (AYK - Theory of Minorities’ Innovation) Serge Moscovici’nin sosyal psikoloji alanında ortaya koyduğu iki temel kuramdır. Moscovici, iki kuramın kendi kişisel tarihinde farklı yaşam deneyimlerine dayandığını ve farklı sorunlara hitap ettiğini ifade ederek kuramları birbirinden bağımsız olarak değerlendiriyordu; ki bu diğer araştırmacılar tarafından da böyle kabul görmüştür.
Sosyal psikolojiyi ‘hareket’ hâlindeki bir disiplin olarak gören Moscovici, 1950’lerin sonu ila 60’ların başında geliştirdiği STK ile savaş sonrası politik, ekonomik ve endüstriyel sorunlara çözüm bulmayı hedefledi. Kuramda birey ve toplum arasındaki ilişkiye odaklanarak gündelik düşünce ve sağduyu bilgisinin insanın rasyonelliğini biçimlendirdiğini göstermeyi amaçlamıştır. Marksist-Leninist perspektif sıradan insanların kendiliğinden düşünmelerinin hatalı ve mantıksız olduğu, bunun yerini materyalist ve bilimsel düşüncenin alması gerektiği savunuluyordu. Moscovici, buna karşı gündelik deneyime dayanan sağduyu bilgisini ‘rehabilite’ etmek istemiştir. Ona göre, laboratuvar deneylerinin konusu olmaktan uzak olan sosyal temsiller, genellikle tarih ve kültüre gömülü olan ‘gerçek yaşamdaki’ somut olguların incelenmesiyle ilgilidir.
Moscovici, azınlıkların yenilikçiliği üzerine ise 1960’ların sonu ila 70’lerin başında çalışmaya başladı. Çatışmanın oluşumu, grup dinamikleri ve iletişimin sosyal etki ve değişim süreçlerindeki rolüyle ilgilenen bu kuram ana akım Amerikan sosyal psikolojisine karşı özgün ‘Avrupalı’ bir kuramdır. AYK iki hatta ilerlemiştir: (i) Laboratuvar deneyleri ve (ii) eski Sovyet bloğundaki siyasi muhaliflerin, özellikle de tek kişinin muhalefeti (la dissidence d’un seul) incelemeleri.
Moscovici’nin azınlıkların yenilikçiliği üzerine yaptığı çalışmalar, deneysel sosyal psikolojiye özgün katkılar sağladı ve Avrupa ve ABD’de büyük ilgi gördü. Bu çalışmalar, genellikle Asch’in azınlığın çoğunluğa uyması üzerine yaptığı uyma araştırmalarının zıddı olarak görüldü ve azınlık-çoğunluk etkisi konusu, Asch ve Moscovici’nin bakış açılarını karşılaştıran sosyal psikoloji ders kitaplarında yer aldı. Moscovici, kuramın İngilizce konuşulan dünyada etki kuramı olarak görülmesine itiraz etti. Kitabı, 1976’da “Sosyal Etki ve Sosyal Değişim” başlığıyla İngilizce, 1979’da ise “Psychologie des minorités actives” başlığıyla Fransızca olarak yayımlandı.
Azınlık ve çoğunluk kavramları Asch ve Moscovici’nin laboratuvar deneylerinde soyuttu, yani azınlığı ve çoğunluğu ne tür bireylerin oluşturduğunun aslında bir önemi yoktu (bkz. bu sayıda, Çakmak, 2024) Moscovici, sosyal normların ve psikolojik kaynakların yalnızca sosyal etkileşim yoluyla harekete geçtiğini varsaydı. Azınlıkların davranış stili, çoğunluğun bakış açısının etki ve dönüşümünün kaynağıydı. Davranış stilleri aynı mesaj veya davranışların zaman içinde tekrarlanmasındaki tutarlılık, azınlık(ların) davranış katılığı (rigidity of conduct), dava uğruna kendilerini feda etme kapasiteleri ve nihayet tutum ve yargılarını bağımsız olarak ifade etmeleriyle nitelendiriliyordu.
‘La dissidence d’un seul’
Moscovici, ‘la dissidence d’un seul’ hakkındaki çalışmalarını, esas olarak grup dinamiklerine olan ilgisinden kaynaklandığı için azınlıkların yenilikçiliği alanına ait olarak gördü. Muhaliflerin sosyal sorumluluğu, insan haklarına ve ifade özgürlüğüne olan bağlılıklarını vurguladığı için, Sovyet bloğundaki muhalefet üzerine araştırması hala önem taşıyor. Moscovici muhaliflerle ilgili bu çalışmalarını edebi kaynaklara ve muhaliflerin koşullarına ilişkin siyasi analizlere dayandırdı. Azınlık olarak muhalifler, faaliyetleri boyunca hem kendilerini hem de başkalarını dönüştürdüler. ‘Diğerleri’ baskıcı rejim altında yaşayan diğer insanları, rejimin temsilcilerini, liderlerini ve uluslararası kamuoyunu kapsıyordu. Moscovici’nin spesifik araştırmaları yazar Aleksandr Soljenitsin ve fizikçi Andrey Saharov’un kişilikleri ve muhalif faaliyetlerine dayanıyordu.
Moscovici’nin muhaliflere ilişkin analizleri, azınlıkların yenilikçiliği üzerine yapılan laboratuvar deneylerinin aksine, sosyal psikologların ilgisini pek çekmedi. Bu çalışmalar sadece Fransızca yayınlandı ve edebi kaynaklara dayanıyordu. Moscovici muhalifler hakkındaki fikirlerini ilk kez 1974’te Macaristan’da bir konferansta sundu; fakat sunumu hem Batılı meslektaşları hem de konferansa katılan Sovyet psikologları tarafından eleştirildi. II. Dünya Savaşı’ndan sonra ve Soğuk Savaş sırasında sosyal psikologlar, azınlıkların yarattığı çatışmalardan ziyade sosyal ilişkiler, çatışma müzakeresi ve çatışma çözümü gibi konuların incelenmesine ağırlık verdiler; ancak Soğuk Savaş döneminde siyasi muhalifler konusu dikkate değer teorik ve politik önemdeydi.
Moscovici için muhalifler üzerine çalışmak kişisel, politik ve sosyal bilimsel bir ilgi meselesiydi. Romanya’da gençlik yıllarında, Fransa’da ise sosyal bilimci kimliği ile bir muhalifti. Başlarda çalışmaları sıkça yanlış anlaşıldı; bu hem politik hem de sosyal bilimsel nedenlerden kaynaklanıyordu. Politik açıdan, 1950-60’lar boyunca birçok komünist meslektaşı onun Romanya’daki ‘komünist cenneti’ bırakıp kapitalist Fransa’ya göç etmesini anlayamıyordu. Sosyal bilimsel açıdan ise sosyal psikologlar, çoğunlukla Moscovici’nin muhalifler üzerindeki araştırmalarını ya görmezden geldiler ya da yanlış anladılar. Örneğin, Robin Martin ve Miles Hewstone, Minority Influence and Innovation adlı kitaplarında, Moscovici’nin kuramını ve Henri Tajfel’in Sosyal Kimlik Kuramı’nı Avrupa’nın sosyal psikolojiye iki büyük katkısı olarak değerlendirerek kitaplarını Moscovici’ye adadılar. Ancak bazı tutarsızlıklar vardı: Klasik deneysel azınlık araştırma-paradigmasına dayanan kitap, ‘bilgi işleme,’ ‘konsensüs bilgisi,’ ‘kaynak-pozisyon uyumu’ ve ‘heuristik ve sistematik işleme’ gibi terminolojileri içeriyordu. Moscovici, psikolojideki bilgi işleme yaklaşımlarının parçası olan bu tür terminolojiyi hiçbir zaman kullanmamıştır. Sözgelimi, Moscovici, Aleksandr Soljenitsin’in çalışmalarını örnek vererek azınlık etkisinin önemini vurgulamıştı. Ancak Martin ve Hewstone, muhalifler üzerine çalışmanın Moscovici’nin araştırmalarının merkezi olduğunu anlamadılar. Moscovici, edebi metinlerin analizinin azınlıkları incelemenin bir yolu olduğunu ve laboratuvar deneylerinin kapalı bir entelektüel dünya yaratabileceğini savundu. Laboratuvardaki deneylerle gerçek dünyadaki olaylar arasındaki mesafeyi azaltmak isteyerek “tek bir bireyden oluşan azınlığımızın gerçek dünyada laboratuvardan daha fazla ilerleme kaydettiğini” vurguladı.
Davranış Stilleri
Moscovici, STK ve AYK’yi birbirinden az çok bağımsız olarak ele aldı ve onları bir araya getiren tek konunun davranış stili olduğunu savundu. Davranış stili, sosyal temsillerin belirli bir şekilde hareket etme niyetinden türetilir ve ilgili gruplar tarafından belirlenen davranış kurallarından gelir. Azınlık ve çoğunluklar bu niyetlerin ve kuralların ortak temsillerini paylaşmadıkları takdirde, davranış stillerinin bir etkisi olmaz. Azınlıkların davranış stilleri, belirli eylemlerin kesinlik, tutarlılık ve tekrarını ifade ederken, çoğunluklar tarafından da böyle anlaşılmalıdır. Davranış stilleri, azınlıkların başarısı için şarttır.
Moscovici, davranış stilinin, muhaliflerin siyasi faaliyetlerinde de aynı derecede önemli olduğunu savunuyordu. Moscovici’nin büyük bir ilgi gösterdiği tarihî ve örnek kişilikler olan Soljenitsin ve Saharov gibi Sovyet muhalifleri, çatışma oluşturup sürdürerek totaliter rejim karşısında başarılı olmuştur. Başarılı ‘laboratuvar azınlıkları’ gibi, muhalifler de ahlaki ve entelektüel güç gösterdi ve kişilik özelliklerini sıkı ve tutarlı davranış stilleriyle sergilediler. Kendilerini son derece görünür kıldılar, eylemlerini tekrarlayarak cesur duruşlarıyla uzlaşmadan kaçındılar.
- Soljenitsin, savaş sırasında topçu birliğinde görev yapmış ve savaşın sonuna doğru Stalin hakkında saygısızca yazılar yazdığı için hapsedilmiştir. Sekiz yıl boyunca bir gözaltı kampına, ardından da Kazakistan’a sürgüne gönderilmiştir. Stalin’in kişilik kültünü ezen Kruşçev’in ardından rehabilite edilmiştir. Ancak daha sonra siyasi rejimi şiddetle eleştirmiş, roman ve öykülerini yayınlamakta zorluklar yaşamıştır. Moscovici, Soljenitsin’in, Ivan Denisoviç’in Bir Günü adlı romanını yayınladığı 1962’den, Sovyetler Birliği’nden sınır dışı edildiği 1974’e kadar olan döneminin sosyal psikolojik özelliklerini ve davranış stillerini incelemiştir. Soljenitsin ile Politbüro arasındaki gerginlikleri, çatışmaları, açık ve gizli tartışmaları, dil ve iletişim biçimlerini analiz etmiş ve bu çatışmaların karşılıklı etkilerini incelemiştir.
- Saharov ise gençliğinde bir komünistti ve II. Dünya Savaşı’ndan sonra gizli bilimsel bir bölümde hidrojen bombasının geliştirilmesi üzerinde çalışan oldukça saygın ve yetenekli bir bilim insanı oldu. Katıldığı projenin tehlikesinin farkına vardığı ve Sovyet ideolojisiyle artık anlaşamadığı zaman onun için sorunlar baş gösterdi. Biyolojide bilimsel olmayan Lysenko’nun projesini destekleyen Sovyet Akademisi’ne şiddetle karşı çıktı ve 1968’de Çekoslovakya’nın Sovyet işgalini reddetti. Sivil hakları, bilimsel ve ekonomik ilerlemenin, işbirliğinin imkânlarını aradı ve bunların politik ilerlemenin bir güvencesi olacağına inandı.
Bu görüşler, insanlık tarihinin rehber güçleri olarak ekonomik koşulları vurgulayan teknokratik ve Marksist bakış açısından farklıydı. Sosyal etki üzerine laboratuvar deneyleri ise ‘şimdi ve burada’ gerçekleştiğinden sosyo-kültürel bağlamları ve deneysel konuların kişisel ve tarihsel özelliklerini göz ardı eder. Buna karşılık, Soljenitsin ve Saharov’un muhalif faaliyetleri Soğuk Savaş’ın Stalin sonrası döneminde gerçekleşti. Stalinizm, rejime karşı herhangi bir protestonun ağır cezalandırıldığı uydurma politik davaların yaşandığı bir dönemdi, ancak dönemin Sovyet rejimi muhaliflerin varlığına müsamaha etmişti. Muhalifin kişiliği ve davranış stiline odaklanmak kadar, muhalifin yaşadığı rejimin hoşgörüsünü de dikkate almak gerekir. Davranış stili, muhaliflerin başarısına katkıda bulunan faktörlerden yalnızca biridir.
Muhaliflerin Bölünmüş Sorumlulukları
Muhalefetin bakış açısından, muhaliflerin tek sorumluluğu insan hakları ihlallerine karşı protestoları ve özgürlük mücadeleleri değildi. Sovyet rejimi, suçluyla ilişkilendirilen herkesi cezalandırma eğilimindeydi. Muhalifler, vicdanlarının gereği olarak misyonlarına sadık kalmak istese de, politik taahhütleri yüzünden aileleri ve arkadaşları tehlike altındaydı.
Moscovici, Saharov’un faaliyetlerini irdelerken, ailesiyle yaşadığı sorunlar, çocukları ve hiçbir zaman âşık olmadığı ölmekte olan eşi nedeniyle yaşadığı sıkıntılara atıfta bulunur. Ne eşi ne de çocukları onun muhalif faaliyetlerini takdir etmiştir. Saharov, sonunda kendisi gibi muhalif olan ikinci eşiyle huzuru bulmuştur. Nobel Ödülü töreninde yer alan otobiyografisinde Saharov, muhalif faaliyetlerinin sonucunda kimi ayrıcalıklarından mahrum bırakıldığını anlatmış, ahlaken zorluk yaşadığı şeyin, dostları ve ailesine sürekli olarak uygulanan baskı olduğunu ifade etmiştir. Saharov’un bahsettiği çelişkili sorumluluklar, muhaliflerin ahlaki duruşları, aileleri, kişisel fedakârlıkları, aynı rejim altında yaşayan halka olan bağlılıkları gibi birçok faktöre dayanıyordu. Muhalif edebiyatın büyük bir kısmı, aile içi ilişkileri, arkadaşları ve tanıdıkları, muhaliflerin yalnızlığı ve kendileri için yarattıkları marjinalleşmiş durumu açımlar.
Çek muhalif Milan Šimečka, rejime uyum sağlamak zorunda kalan vatandaşların günlük yaşamını anlatmıştır: Ekonomik, siyasi ve kültürel saçmalıklar, ‘ortak akla hakaret eden’ durumlar, hayatta kalabilmek için neyin yapılabilir ve yapılamayacağını belirlemiştir. Dünya, dostlar ve düşmanlar arasında bölünmüştür; rıza ödüllendirilmiş, muhalefet cezalandırılmıştır. Rejim, halkın pasif sadakatine ve otoriter yönetimin temel kurallarını kabul etmesine dayanıyordu. Šimečka’ya göre pasif sadakat tutumunu benimsemenin temel nedenlerinden biri vatandaşların başka bir alternatif görmemesiydi. Uyum, bir miktar güvenlik ve nispeten katlanılabilir bir yaşam sağladı. Buna karşılık, cesur bir muhalif duruşun tek ödülü, kişinin onurunun korunmasıydı. Ancak vatandaşların çoğunluğu ve bazı muhalifler, şartlara ve baş etmek zorunda kaldıkları gündelik sorunlara göre farklı sorumluluklar arasında debeleniyorlardı.
Bu farklı türdeki sorumluluklarla başa çıkmak için yapılan mücadelelerde, Mihail Bahtin’in “var olmada mazeret olamaz” perspektifi ile Emmanuel Levinas’ın özgürlüğü savunurken diğer insanlara karşı sorumluluk alma perspektifinin bir sentezini bulabiliriz.
Muhalifler ve Siyasi-Kültürel Bağlamları
Moscovici’ye göre en baskıcı rejimler, örneğin Stalin dönemi, muhaliflerin varlığına izin vermezken, muhaliflere müsamaha gösteren rejimlerin birkaç seçeneği vardır.
İlk seçenek, muhalifi görmezden gelmek ve faaliyetlerinin önemsiz olduğunu iddia etmektir. Ancak, Soljenitsin veya Saharov gibi gürültülü ve görünür muhalifler için bu zordur. Bu muhalifler, rejimle tüm köprüleri yıkar, kendilerini güçlü bir şekilde ifade ederler. Moscovici’ye göre, muhaliflerin çatışma yaratması önemlidir: Sosyal psikoloji çatışma çözümüne çok fazla önem verir, ancak çatışma yaratmaya dikkat etmez.
Rejimin ikinci seçeneği, muhaliflerle müzakere etmek ve onları uzlaşmaya veya en azından tutumlarını yumuşatmaya ikna etmektir. Tarihi örneklere baktığımızda, Sokrates, Giordano Bruno veya Jan Hus gibi kişilerin görüşlerinden vazgeçme şansı olduğunu görürüz. Ancak, vazgeçmediler ve idam edildiler. Galileo gibi bazıları ise, dünyanın dönmesi hakkındaki görüşlerinden vazgeçmezse Giordano Bruno gibi yakılarak öldürüleceği tehdidiyle karşı karşıya kaldı ve sonunda vazgeçti. Soljenitsin, Saharov veya Havel gibi modern muhalifler, rejim tarafından teslim olmaya veya af dilemeye zorlandı. Post-Stalinist rejim, muhalifleri ölüme mahkûm etmese de, onlara fiziksel/zihinsel işkence uyguladı (uzun süreli sorgulamalar, aile durumları hakkında söylenen yalanlar, uygunsuz tıbbi koşullar vb.). Soljenitsin veya Saharov gibi kişilikler üzerinde işkence etkili olmadı. Uzlaşmaz bir muhalif olan Soljenitsin, Marksizmi şiddetle eleştirdi ve Sovyet rejimini yıkmak istedi. 1976’da BBC’ye verdiği bir röportajda, “Sanatçının görevi, yalan ve sahteyle, insanlığa düşman bir ideolojiyle, geçmişin hafızası için savaşmaktır. Artık hatırlamayan bir halk, tarihini ve ruhunu kaybetmiştir” demiştir.
Rejimin son seçeneği, muhalifleri toplumdan dışlamaktır ve bu, onlarla başa çıkmanın tek etkili yoludur. Rejim, onları akıl hastası olarak kabul edip psikiyatri kurumlarına kapatabilir (örneğin, Grigorenko, Medvedev kardeşler), zorla yurt dışına sürgün edebilir (Soljenitsin) ya da onları kırsal bir yerde zorunlu ikamete tabi tutabilir (örneğin, Saharov, Havel). Saharov ve Havel, rejimin onları tecrit etme niyetini ve ülkelerine geri dönmelerine izin verilmeyeceğini bildikleri için yurtdışından gelen davetleri reddettiler.
Rejimin muhaliflere tepkisi, birçok faktöre bağlıdır: Dışarıdan gelen uluslararası baskı rejim için ne kadar önemlidir? Rejim altında yaşayan halk, muhalifleri umursuyor mu? Halk rejime tehdit oluşturuyor mu, yoksa kurallara boyun mu eğiyor? Bu tür soruların yanıtları, muhaliflerin faaliyetlerinin farklı aşamalarında değişir. Örneğin, Soljenitsin’in Ivan Denisovich’in Bir Günü romanının Sovyetler Birliği’nde yayımlandığı dönemdeki yanıtlar ile sürgüne gönderildikten sonraki yanıtlar farklıdır. ABD’deki yaşamı sırasında ve komünizmin çöküşünden sonra Rusya’ya döndüğünde de yanıtlar yine farklıdır. Yani, rejim ve muhalifler, çeşitli çatışmalar, karşılıklı bağımlılıklar, inançlar ve farklı sosyal temsiller içinde yaşarlar.
Sosyal Temsiller ile Azınlık Yenilikçiliği Kuramları Arasındaki Karşılıklı Bağımlılık
Muhalifler ile sosyo-politik koşullar arasındaki karşılıklı bağımlılık, STK ile AYK arasındaki temel ilişkiyi gündeme getiriyor. Moscovici ikisi arasındaki tek bağlantının davranış stilleri olduğunu iddia etmesine rağmen, iki büyük kuram arasında epistemolojik ve kavramsal bir birlik vardır. Moscovici’nin kuramsal çıkış noktaları her zaman etkileşim ve iletişim kavramlarıydı. Ego (azınlık, birey, grup) ile Alter (çoğunluk, diğerleri, gruplar, toplum) arasındaki etkileşim veya daha doğru bir ifadeyle karşılıklı bağımlılık, Moscovici’nin hayat boyu sorduğu soruya cevap bulma çabasında ontolojik duruşuydu: Birey ve toplum olmak ne anlama gelir? Dahası, Ego ve Alter (veya azınlıklar ve çoğunluklar) arasındaki karşılıklı bağımlılık her zaman bir şeyi ilgilendirir, yani bir Nesne. Moscovici’nin ifade ettiği gibi: “Üçgen modeli dualizmi sorgular. Buradaki vurgu ilişkilerde, etkileşimde… Önemli olan ilişki ve etkileşimdir.”
Moscovici, sosyal psikolojide bilen ve bilinen nesne veya şeyler arasındaki ikili ilişkiye çok fazla vurgu yapıldığını, süreçlere yeterince vurgu yapılmadığını savundu. Örneğin, Fritz Heider için bir kişi veya birey “araştırılması gereken temel birimdir”. Heider kişilerarası ilişkilerle ilgilenmesine rağmen, bunları bir kişinin bakış açısından inceler. Bir kişi bir başka kişiyi algılar ve diğeri tarafından algılandığının farkındadır ve bu nedenle, diğerinin bakışıyla kısıtlandığını hisseder. Heider’a göre analiz birimi tek bir kişidir, bu yüzden her kişinin algısını ayrı ayrı öğreniriz, ancak bu karşılıklı bağımlılığın sürecini öğrenmeyiz. Heider bu tür ikiliği nesnelerin algısına yansıtır: Algı, birey ile nesne arasındaki ilişkidir. Bunun aksine, Moscovici’nin üçgenliğe ilişkin fikri hem STK hem de AYK’de temel epistemolojik ve kavramsal bir birim oluşturur. Bu iki kuramı Ego-Alter-Nesne arasındaki ilişkilere dayanarak tanımlar; ancak üç-köşelilik (triangularity), bu iki kuramda bazı farklılıklar gösterir. Laboratuvar çalışmaları azınlık ve çoğunluk etkilerinin içsel etkileşime ve inançların veya algıların tutarlı davranış stillerinden dolayı karşılıklı dönüşümüne dayanır. Bu çalışmalarda, etki nesnesi arka plandadır, ego ve alter arasındaki etkileşim (etki süreçleri) öne çıkarılır. Buna karşılık, STK’de bu içsel ilişkiler daha akışkandır. Bu durumda, bilginin nesnesi öne çıkabilirken, ego ve alter arasındaki ilişkiler arka planda kalabilir. Şimdi ve burada durumlarında gerçekleşen laboratuvar çalışmalarının aksine, STK sosyo-kültürel ve tarihsel bağlamlarda yer alır.
Nomik-Anomik Azınlık ve Çoğunluklar
Sosyal Etki ve Sosyal Değişim kitabı ampirik olarak laboratuvar deneylerine dayansa da kuramsal olarak Moscovici’nin azınlıklara ilişkin fikirleri daha geniş sosyo-kültürel ortamlara ve resmi ve resmi olmayan sosyal sistemlere atıfta bulunuyor. Azınlıkların yenilikçiliğine ilişkin çalışmalarında etkileşim ve faillik onun temel kavramları olduğundan hem azınlıkları hem de çoğunlukları toplumsal sistemin normlarına uyumlarına bağlı olarak nomik ve anomik olarak sınıflandırmıştır. Bu tez, azınlık(lar) ve çoğunluk(lar) arasındaki karşılıklı bağımlılığı ifade eder ve toplumsal bağlamda son derece dikkate değer ve görünürdür.
Nomik azınlıklar davalarına bağlıdır ve tanınma için mücadele ederler. Çatışmayı yaratır ve sürdürürler; geniş toplumsal sisteme muhalefet olarak ifade edilen aktif duruşlarıyla sistemi değiştirirler. Buna karşılık, anomik azınlıklar, aşağılık statülerine karşı çıkmadan, ayrımcılık ve zulme maruz kalma durumlarını pasif bir şekilde kabul ederler. Aynı şekilde Moscovici, çoğunlukların normları ve ortak kuralları içselleştirip sistemi coşkuyla kabul ettiklerinde nomik olabileceklerini iddia ediyor (örn., kiliseler veya siyasi partiler). Öte yandan, komünist rejimi iktidarda tutan sessiz kitleler ve anonim ve yalnız kalabalıklar gibi anomik çoğunluklar, sisteme isyan etmeden pasif bir şekilde kabul ederler. Rejim, kitlelerin kendi norm ve kurallarını içselleştirmesini değil, yalnızca içselleştiriyormuş gibi görünmelerini talep eder. Nomik veya anomik her iki çoğunluk türü de çatışmayı bastırır, statükoyu korur. Sistemin kabulü ve reddi tesadüfi olgular değildir. Bunlar tarihin, kültürün ve ‘kontrolden sızmaya ve kaçmaya’ izin veren sistem organizasyonunun ürünleridir. Bu konular açıkça hem STK hem de AYK’ye işaret etmektedir.
Moscovici’nin, azınlıkların yenilikçiliğine ilişkin laboratuvar ve gerçek hayat çalışmaları arasındaki kuramsal ve metodolojik boşluğun dolaylı olarak farkında olduğunu öne sürüyorum. Moscovici’nin takipçileri de tıpkı onun gibi, yeni bir deneysel tasarım seti ve bir metodoloji geliştirmedi. Bunun yerine, istatistiksel analizlere uygun tek bağımlı ve bağımsız değişkenler içeren hipotezleri test etmeye devam ettiler. Kariyerinin ilerleyen dönemlerinde, Moscovici, deneysel sosyal psikolojinin kendisini keşfedilmeyi bekleyen olgulardan ziyade hipotez testine dayalı yöntemiyle tanımlaması gerçeğine giderek daha eleştirel hâle geldi. Açıkça kabul edilmese de, Moscovici’nin azınlıklar üzerine araştırması, ırkçılık ve etnik azınlıkların çalışmalarına dahil olduğu ölçüde giderek daha fazla sosyal temsillerle ilişkilendirildi. Farklı azınlıklar, farklı sosyo-tarihsel bağlamlarla ilintilidir ve bu nedenle farklı sosyal temsillerle de ilişkilidirler. 1990’lardan bu yana, azınlıklar ile çoğunluklar arasındaki ilişkilerde önemli toplumsal değişiklikler meydana geldi. Siyasette ve sosyal bilimlerde yeni bir kavram ortaya çıktı: Anomik azınlıklar, mağdurlar olarak yeniden etiketlendi. Kölelik, etnik grupların ayrımcılığı ve Hintlilerin, Yahudilerin ve birçok diğer azınlığın yok edilmesi gibi geçmişteki azınlıkların mağduriyeti, resmi olarak hükümetler, kiliseler ve kurumlar tarafından kabul edildi. Mağduriyetin tanınması, ezilen ve ayrımcılığa maruz kalan azınlıkların insan hakları için verdiği giderek artan mücadelenin bir parçasıydı. Çoğunluklar açısından, bu tanınmaya geçmişteki dehşetlerden dolayı kolektif suçluluk ve utancın kabulü eşlik etti.
Bu yeni toplumsal olgular, Moscovici’yi AYK’yi daha da geliştirmeye, farklı türdeki azınlıklara odaklanarak ve toplumsal değerler ve kültürel etiğin evrimini dikkate alarak genişletmeye yöneltti. Moscovici, meslektaşlarıyla birlikte, romanlarla ilgili bazı özellikleri laboratuvarda inceledi; ancak ona göre, mağduriyetin doğru anlaşılması, STK’nin sağladığı derin antropolojik anlayışla mümkündü. Aktif azınlıklar ve mağdur azınlıklar, eylemler ve çoğunluklar üzerindeki etkileri açısından farklılık gösterir. Aktif azınlıklar, çoğunluklarla dışsal olarak çatışır, çoğunlukların norm ve inançlarını kabul etmeyi reddeder, toplumsal değişim için koşullar oluştururlar, toplumsal sorunların alternatif bir şekilde ele alınmasını sağlarlar. Buna karşılık, mağdur olarak anomik azınlıklar, çoğunluk içinde bir iç çatışma yaratırlar, ancak çoğunluk ile bir çatışma yaratmazlar. Çoğunluklar içindeki iç çatışma ise inançlar, önyargılar ve başvurulan eylemlerle ilgili suçluluk olarak ortaya çıkar; çoğunluğun sosyal temsilleri içinde ve arasında çatışmalar yaratır.
Sonuç
Moscovici’nin sosyal psikoloji kuramları geliştirdiği zamandan bu yana, sosyal, siyasi ve psikolojik koşullar dramatik bir şekilde değişti. Çin, Hindistan, ABD ve dünyanın diğer yerlerindeki muhalifler, post-Stalinist rejimdeki muhaliflerden farklı koşullar altında faaliyetlerini sürdürüyor. Örneğin, Soğuk Savaş döneminde muhaliflerin başarısını ve başarısızlığını belirleyen siyasi koşullarken, bugün piyasa ve finansal çıkarlar etik, entelektüel ve hatta siyasi meselelerin üstünde geliyor. Bu çıkarlar, insan haklarının ve muhalefetin finansal ve piyasalardaki hakimiyet mücadelesinde ne kadar önemli olduğunu belirler. Elbette bu durum üniversitelerden sağlık hizmetlerine ve geçmişte sadakat ve ahlaki değerlerle yönlendirilen tüm geleneksel kurumlara da uygulanır. Çin sansüründe en çarpıcı örneklerden biri, Cambridge Üniversitesi Yayınları tarafından yayımlanan Journal of Asian Studies ve China Quarterly gibi dergilerdeki ‘duyarlı’ içerikli makalelerin kaldırılması talebidir. Bu saygın akademik dergilerden, Çin Kültür Devrimi, Tibet ve 1989’daki Tiananmen Meydanı olayları gibi konuları içeren makalelerin web sitelerinden kaldırılması talep edilmiştir. Cambridge Üniversitesi Yayınları, Çin’in artık finansal-ekonomik güç olması nedeniyle Çin sansürüne boyun eğmiştir, ancak dünya çapındaki akademisyenlerin, Çin de dahil olmak üzere, güçlü protestoları bu makalelerin yeniden yayımlanmasını sağlamıştır.
Bu tür konular, Moscovici’nin etkileşimsel epistemolojisine dayanan sosyal psikoloji için yeni zorluklar oluşturur. Moscovici’nin muhalifler, azınlık yenilikçiliği ve sosyal temsiller analizlerinin çağdaş ve hızla değişen dünyaya nasıl yanıt vereceği konusunda katedilmesi gereken yollar var. Bu sebeple, Moscovici’nin iki kuramı arasındaki bağlantıları yeniden analiz etmek, epistemolojisine yeni kavramlar önermek ve yeniden değerlendirmek önemini koruyor.
[1] Çevirmen notu: Innovation kavramıyla azınlıkların yenilik ve değişim kapasitesi, yani değişim getirme gücü veya ‘yenilikçi değişim (etkisi)’ kastediliyor. Parsimoni gereği ‘yenilikçilik’ sözcüğünü bu anlamı karşılaması için tek başına kullanıyoruz.
[2] Gulbenkian Komisyonu. (2012). Sosyal bilimleri açın: Sosyal bilimlerin yeniden yapılanması üzerine bir rapor. (Ş. Tekeli, Çev.) Metis Yayınları. (s. 32).
[3] Marková, I. (2019). ‘La dissidence d’un seul’: Relations between social representations and minorities’ innovation. N. Kalampalikis vd. (Ed.). Serge Moscovici: Un regard sur les mondes contemporains içinde (117-132). Éditions de la Maison des sciences de l’homme. / 2021 yılında yayımlanan çevrimiçi açık-erişim hâli esas alınmıştır: https://books.openedition.org/editionsmsh/26475 (Son erişim tarihi: 16.06.2024)
*** Stirling Üniversitesi, Emeritus Prof.