Sayı Editöründen


Aydın Bayad
Bielefeld Üniversitesi, Disiplinlerarası Çatışma
ve Şiddet Araştırmaları Enstitüsü (IKG), Dr.

Serge Moscovici (1925-2014), ödüllü Rus yazar Aleksandr Soljenitsin’in Gulag çalışma kamplarında, KGB ajanlarının takibinde ve sürgünde geçen hayatına rağmen eleştirilerini inatla, ama illa ki edebiyatla dile getirmesinden çok etkilenmişti. O kadar ki, bir dizi klasik deneyle gösterdiği azınlık etkisinin gerçek hayattaki karşılığı olarak Soljenitsin ve diğer politik muhaliflerin eserlerini incelemiş; bu edebi incelemelere ‘tek kişinin muhalefeti’ başlığıyla özel bir yer ayırmıştı[1]. Üstelik Ivana Markova’dan öğreniyoruz ki, Moscovici’nin bu edebi incelemelere ayırdığı emek ve zaman, hiç de öyle ‘romantik’ değildi. Bilakis bu gözlem ve incelemelerin laboratuar bulgularından ibaret azınlık etkisi olgusunu teorize etmedeki rolü büyük (bkz. bu sayıda, Karlıdağ ve Kanık, 2024).

Şüphesiz, İkinci Dünya Savaşı sonrası şekillenen iki kutuplu dünya, dönemin siyasetçileri, ekonomistleri ve psikologları da dâhil herkes için ve birçok açıdan yeni bir durumdu. Üstelik savaşın bütün acı hatıraları canlı, gelecek ufku atom tehdidiyle kararmışken; bir taraftan da uzay yarışı fantezileri, cinsel devrim fikri ve yeni iletişim teknolojileri soğuk savaş ikliminde yayılıyordu. Yani yine ‘katı olan her şey buharlaşıyor’, bir dönemin bildik dünyasının yerine bilinmez bir yenisi hızla yerleşiyordu. Buradan bakınca dönemin ahvalinin günümüzle olan benzerliği şaşırtıcı: 21. yüzyılın ilk çeyreğini bitirirken, bizim de zihnimizde ‘Terörizmle Savaş’ın bütün hatıraları taze ve geleceğimiz iklim felaketiyle kararmışken; bir yandan da Mars’a seyahat fantezileri, toplumsal cinsiyet eşitliği ve yapay zekâ teknolojileri bu sefer de soğuk barış ikliminde süratle yayılıyor (Doyle, 2023).

Kendi bildik dünyası tuzla buz olurken, Moscovici bizatihi bu değişimin işleyiş ve mekanizmasını Sosyal Temsiller Kuramı (STK, Social Representation Theory) aracılığıyla derinlemesine inceledi. Aynı zamanda, gücü elinde bulunduran egemen grup ve yapılara karşı, Soljenitsin örneğinde olduğu gibi, sözünü sakınmadan ısrarla konuşan ‘azınlıklardan’ yeni bir şeyler öğrenmeye çalıştı. Bu çabası ve psikoloji çalışmalarındaki kişisel başarısı[2] bir yana, dünyanın birçok yerinden yaklaşık iki kuşak araştırmacının aklını çelip, önlerine tonla yeni soru(n) bıraktığı muhakkak (Perez ve ark., 2015). Şartlar ne olursa olsun, gündelik ve basit olsa da bir parçası olduğumuz toplumun işleyişine şaşırıp yeni sorular sormaktan, bunu yaparken gücün ve güçlünün değil olgunun ve de istisnanın peşinden koşmaktan başka, bu hikâyeden çıkarılacak bir ders yok.

Bu özel sayıyı oluşturan katkılar hem konu ve içerik bakımından hem de katkı verenlerin hikâye ve profilleri bakımından tam da ‘dersini çok iyi çalışmış’ yazılar. Ya da Moscovici’den ödünç alırsak her biri kendi kulvarında birer tek kişilik muhalefet sayılır ve cevapladıklarının bir o kadarı soruyu da önümüze bırakmayı ihmal etmiyorlar. Yazılardaki bu çeşitliliğin ve ucu açık kalan soruların bir nedeni, özel sayı temasındaki ‘hayırlara vesile’ genişliği diyebilirim. Birçok şeye ek olarak, sayıya hazırlık aşamasında elimden geçen Behrouz Boochani’nin ‘Dağlardan başka dost yok’[3] adlı kitabının bu genişlikte payı var. Boochani, Iran Kürdistanının kurak dağlarından çıkıp ölümle kalımla geçen uzun bir yolculuğun ardından, Papua Yeni Gine’deki Manus Adası’nın yağmur ormanlarına düşünce eline geçen bir telefonla yazmış kitabını! Otuz milyonu[4] aşkın sayılarıyla yerkürenin neredeyse hemen her deniz ve çölüne bedensel, zihinsel ve ruhsal olarak darmadağılan(!) bu kimsesiz –dostsuz mu demeli yoksa- azınlığın kendini anlatma inadı nereden geliyor, nasıl korunup, sürdürülüyor? Zamane ‘muhalifleri’ hâlâ seslerini duyurmaya, insanların fikir ve inanışlarını değiştirmeye ve dahi ödüller almaya devam ediyorlarsa, o zaman onlara dair gözlem ve bulgulara da ‘genişçe’ yer vermek düşer diye düşündüm. Bu yüzden bu özel sayıda dar akademik ilgilerden ibaret, belirli bir psikolojik değişkene veya mekanizmaya odaklanan yazılardansa, merakla takip ettiğim alt başlıklardan oluşan daha geniş bir azınlık psikolojisi panoraması sunmayı amaçladım.

Ve ne mutlu ki, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana azınlık psikolojisi bahsinde ilerleme kaydetmiş durumdayız. Örneğin ufak bir taramayla bile bugün Moscovici’nin Sosyal Etki ve Sosyal Değişim[5] kitabına referansla içinde ‘Azınlık Psikoloji’ geçen 1300’ün üzerinde çalışmaya[6] rastlamak mümkün. Bu başlık etrafında üretilen kitaplar, derlemeler, makaleler ve raporlardan oluşan geniş bir külliyat oluşmuş durumda (Bernal ve ark., 2002; Mugny ve Perez, 1991; Sue, 2009). Üstelik, Fransa’da başlayan azınlık psikolojisi meselesi burayla sınırlı kalmadı. Örneğin Kuzey Amerika’da 1986 yılında Etnik Azınlık Sorunlarına ilişkin Psikolojik Çalışmalar[7] başlıklı APA (American Psychological Association) 45. Dairesi’nin kurulmasıyla Siyahlar başta olmak üzere hem azınlıkların psikolojik meselelerine hem de onların psikoloji içindeki temsiline özel bir yer ayrılmış oldu. Avrupa’da ise 1996 yılında Almanya ve Danimarka hükümetlerinin iş birliğiyle Avrupa Azınlık Sorunları Merkezi[8] kuruldu. Günümüzde artık azınlık gruplarından psikolog ve psikiyatristler ağlar kurarak sivil dayanışma[9] veya güçlendirme[10] (empowerment) hareketlerine gitgide daha fazla katılıyorlar. Bu girişimlere kesikli de olsa üniversite ve enstitülerde açılan yüksek lisans ve doktora derslerini, vakıf ve derneklerin desteklediği proje çıktılarını da katarsak, dinamik bir şekilde katlanarak büyüyen bir alandan bahsetmek mümkün. Buna mukabil, azınlık psikolojisi bahsi bir uzmanlaşma ve alt alanlaşmadan daha çok politik aktivizmden psikolojik sağlığa, sosyal psikolojiden psikiyatriye, meslek örgütlerinden devletlere varıncaya kadar farklı aktörlerin birçok farklı yöntemle yaklaştığı bir meseleler toplamı gibi duruyor.

Azınlık gruplar etrafında cereyan eden bu çok yönlü tartışmalara, son yıllarda alanda oldukça ses getiren WEIRD[11] örneklem, kuramsal ve yöntemsel dekolonizasyon tartışmalarını eklersek, resim biraz bulanıklaşsa bile tamamlanmış olacak. Zira, azınlıkların psikolojik süreçlerine zaman ve enerji harcamak kadar, psikolojinin azınlıklara reva gördüklerine de dikkat kesilmek gerektiğini düşünenlerin sayısı hiç de az değil (Adams ve ark., 2015; Arnett, 2009; DP Editorial Collective, 2021; Teo, 2005). Sonuçta, psikoloji bir disiplin olarak kuruluşundan bu yana -azınlık statüsünde olsun olmasın- belli grup ve kesimleri araştırma konusu etmeyerek, yalnızca onlardan öğrenebileceklerimizden vazgeçmiş olmadı. Bunun birlikte çoğunluklar hakkında ve onlar tarafından sürekli bilgi üreterek, bugün ‘insan psikoloji’ dediğimiz geniş bilgi havuzunda yanlı ve yanlış enformasyonların birikmesine de vesile oldu. O yüzden, bundan sonra yalnızca göz ardı edilen grup ve kesimler hakkında yeni şeyler öğrenmek yetmeyecek. Aynı zamanda modern psikolojiye gömük, doğru bildiğimiz yanlışları tespit edip düzeltme yükümlülüğümüz de var (Acar ve ark., 2024). Az sayıda da olsa, bu meseleler hakkında düşünüp yazan Türkiyeli araştırmacılar varsa da bu sayıya katkı için yaptığımız davet ve çağrılar maalesef cevapsız kaldı.

Diğer taraftan, bereket versin memlekette azınlık çok! Üstelik uzun yıllardır süren Türkleştirme ve homojenleştirme siyasetine rağmen kültürel, dini ve dilsel çeşitlilik[12] varlığını hâlâ koruyor. Gelgelelim, bu grup ve kesimler hakkındaki resmi bilgiler bilinçli olarak sınırlandırılmış durumda (Arslan, 2013). Gayrı resmi ve bağımsız bilgiler üretip edinmek ise ancak 90’larla birlikte mümkün oldu ve o günden beri artarak devam ediyor. Benzer şekilde, bu konuda psikolojinin karnesi de cumhuriyet tarihinden bu yana pek iyi sayılmaz (Alparslan ve Bayad, 2023; Bayad ve ark., 2022; Bayad ve Şen, 2023). Nitekim, 2000’lerle birlikte önce tek tük çıkan sesler[13], ancak ilerleyen yıllarda gürleşti[14] ve nihayet örgütlenip [15] yayıldı.

Genelde sosyal psikoloji alanına yoğunlaşsa da bugün itibariyle, Türkiye’den azınlıkları odağına alan ve hem ulusal hem de uluslararası ölçekte yayın yapan çok sayıda araştırmacı var. Yine de bu yeni araştırmacı kuşağı arasındaki tematik ve yöntemsel farklılıklar fikir alışverişini zorlaştırıyor. Ek olarak Türkiye’de disiplinlerarası keskin sınırlar da psikolojinin azınlıklara dair bilgisinin sınırlılığında pay sahibi. Tüm bu gerekçelerle, belli aralıklarla bir araya gelip birbirinden öğrenmek hem tarihin doğal akışı içinde mümkün, hem de bu konuları önemseyip çalışan psikologların işinin bir gereği olmalı. Zira Türkiye’deki azınlıkların genel nüfusa oranı ve psikoloji alanındaki temsilini düşünürsek, daha gidecek çok yolumuz var. Buna rağmen, Onto’nun vesilesiyle yaydığımız çağrıya buradan ses veren tüm yazarlar, katkılarıyla aslında bir çeşit ön buluşma veya toplaşmayı mümkün kıldılar. Onto mutfak ekibi ve editör olarak bana ise iftiharla sunmak düştü.

Bu sayıda Olga S. Hünler, Yudit Namer ve N. Ekrem Düzen, Bir Akademik Özgürlük Meselesi: Psikoloji Eğitiminde Söylenemeyenler başlıklı yazılarında psikoloji bölümlerini odağa alarak akademik özgürlük ve sansür meselesindeki hâl-i pür-melâlimizi gözler önüne seriyorlar. Onlara göre pazar endeksli neoliberalleşme ve siyasi iklimin sertleşmesiyle hem öğretim görevlilerinin koşulları hem eğitimin kalitesi hem de öğrencilerin hakları sürekli irtifa kaybediyor. Bu konulardaki farkındalık, risk altındaki grup ve meselelere dair psikoloji çalışmaları ise hâlâ eser miktarda. Ercan Şen, Mete Sefa Uysal, Yasemin Gülsüm Acar ve Elif Sandal-Önal ise ‘Türk’ Psikolojisinin Kör Noktası: Kürtler başlıklı yazılarında, ekip olarak bir süredir irdeledikleri psikoloji yayınları ve camiasında Kürt meselesinin kapladığı alanı ve bunun öne çıkan yönlerini değerlendiriyorlar. Onlara göre sayıları henüz az da olsa mevcut çalışmaların kuramsal, yöntemsel ve bağlamsal sorunları var. Bu alanın ve takip edecek çalışmaların nelere dikkat etmesi gerektiği ise faydalı vurgular olarak öne çıkıyor yazıda. Diğer yandan, Kenan Alparslan Azınlık Gruplarda Toplumsal Aidiyet ve Kimlik Mücadelesi: Türkiye’den Örnekler başlıklı yazısında Türkiyeli Kürtleri merkeze alarak azınlıkların aidiyet meselesiyle nasıl ‘mücadele’ ettiklerini ve hâkir görülen kimliklerini hangi stratejileri kullanarak ‘idare’ ettiklerini irdeliyor. Kenan’a göre aidiyet hissi tarihsel ve politik etkilere açık olsa da Kürtler için asimilasyonun kabul ve tercih edilmesi hâlâ pek olası bir strateji değil. İnsanların kendilerini ifade etme biçimi sürekli değişim hâlinde olduğundan, kimlik yönetim stratejilerinin daha geniş örneklemlerle ve gruplarla çalışılması ise şart.

Diğer yandan güzel haberler de yok değil. Rudi Sayat Pulatyan Türkiyeli Genç Ermenilerin Kimlik Algıları ve Hrant Dink Suikastı başlıklı yazısında Hrant Dink suikastının Türkiyeli Ermeni toplumundaki etkilerinin izini antropolojik bir perspektifle sürüyor. Ona göre yarattığı duygusal şok ve tahribata rağmen, suikasttan sonra Ermeni gençlerinin kendi kültür ve kimlik algıları hatırı sayılır derece dışa dönük bir hal aldı. Bu öncü verilerin Ermeni toplumunun farklı katmanlarında ve farklı ülkelerdeki diasporalarda sınanması ise yeni bir araştırma hattı olarak öne çıkıyor. Demet İslambay-Yabalı ise Gruplararası Affetmeye Türkiye’den Sosyal Psikolojik Bir Bakış başlıklı yazısında Türkler ile Ermeni ve Kürtler arasında affetmenin imkânlarını tartışıyor. Ona göre bireysel affetmeden farklı olarak gruplararası affetme çok değişkenli ve hassas konfigürasyonlar gerektiren politik ve tarihi bir süreç. Kürt ve Ermeni meseleleri hâlâ çatışmalarla veya belirsiz bir politik atmosferle karakterize olsa da affetmeye çok yaklaştığımız bir dönemden, Barış Sürecinden öğrenilecekler baki.

Ucu açık kalan sorular ise daha çok dayanışma meselesinden. Mete Sefa Uysal Ezildikten Sonra Hepimiz Aynı Şarap mıyız? Azınlık Gruplararası Dayanışmada İmkânlar ve Bariyerler başlıklı yazısıyla kolektif eylem literatüründen yola çıkarak azınlıklar arası ittifakın imkân ve limitlerini irdeliyor. Mete’ye göre çoğunluk ile azınlık gruplar arası dayanışmalar üzerinden gelişen mevcut bilgimiz azınlıklar arası dinamiklere otomatikman uygulanamasa da siyasallaşmış bir kimlik ve kapsayıcı bir mağduriyet bilinci umut vadeden değişkenler olarak öne çıkıyor. Yine de test edilmesi gereken çok değişken ve mevcut bulguların uygulanması gereken çok bağlam var. Hakan Çakmak ise Gücü Elinde Tutan Azınlıklar ve Dayanışan Çoğunluklar: Gruplararası Psikolojinin Hâkim Azınlık Anlatısına Bir Eleştiri başlıklı yazısıyla azınlık kavramından ne anlamamız gerektiğini ilgili literatürdeki tartışmalardan süzerek önümüze seriyor. Hakan’a göre azınlık-çoğunluk ikiliğini sayısal farktan çok gruplararası düzlemdeki sosyal-siyasal güç meselesi üzerinden okursak hem tarihsel olarak daha anlamlı hem de toplumsal olarak daha geçerli sonuçlar elde edebiliriz. Bu temel farkı teslim etmeden, bu iki grup arasında dayanışma beklemek ise pek mümkün gözükmüyor. Diğer yandan, Hasan Yentür Göçün Psiko-Politik İncelemesi: Kimlik ve Mekân Dinamiklerinden Hareketle Yeni Bir Paradigma Arayışı başlıklı yazısında psikolojideki göç ve kültürleşme çalışmalarının dayandığı liberal paradigmanın özneyi bireye, kültürü de grup aidiyetine indirgediği eleştirisini dile getiriyor. Hasan’a göre göç ile birlikte kültür ve mekân faktörlerinde meydana gelen dönüşümü bağlama oturtmadan ve kavramadan ne ev sahibi ne de göçmen gruplarının davranış ve beklentilerini hakkıyla anlayabiliriz.

Son olarak, Sercan Karlıdağ ve Betül Kanık Ivana Marková’nın Sosyal Temsiller ve Azınlıkların Yenilikçiliği Üzerine Görüşleri başlıklı çeviri bölümünde Marková’nın hocası ve meslektaşı Serge Moscovici’ye hürmeten ölümü sonrası eserleri ve hayatı arasındaki etkileşimi hakkıyla teslim eden yazısını özetliyorlar. Bu yazı bize zaman ve araçlar değişse de çağın mesele ve ihtiyaçlarına uygulanıp uyarlanabilir paradigmaları hatırlatıyor. Ve nihayet, yeni olmasına rağmen Kürtçe (Kurmancî) yayın yapması hasebiyle dikkatleri üzerine çeken bir mecra, Psychology Kurdî dergisiyle hasbihâl ettik. Türkiye’de ikinci en yaygın dilde ve çetrefilli birçok meselede yayın yapan bu derginin editör ekibiyle iki dilli bir röportaj gerçekleştirdik. Karşılaştıkları sorunlar kadar, açtıkları yollara ve ilgili okuyucular için pratik kaynak ve öneriler dâhil birçok konuya değindik.

Onto’nun sağladığı bu bir araya gelmenin daha nicelerine vesile olmasını dileğiyle…

Keyifli okumalar.

27 Haziran 2024

 

Kaynaklar

Acar, Y. G., Bayad, A. ve Şen, E. (2024). Çeşitlilik ve psikolojinin dekolonizasyonu. D. I. Bedir (Ed.) Psikoloji tarihi içinde (ss. 197-214). Nobel Akademik Yayıncılık.

Adams, G., Dobles, I., Gómez, L. H., Kurtiş, T. ve Molina, L. E. (2015). Decolonizing psychological science: Introduction to the special thematic section. Journal of Social and Political Psychology, 3, 213-238.

Alparslan, K. ve Bayad, A. (2023). ‘Türk’ psikolojisinin yüzyılı ve madundan mağdura Kürtler. A. Işık, G. Kılıçarslan, B. Hiroğlu, K. Sağır ve Ç. Kurt (Ed.), Kürtler ve cumhuriyet içinde (ss. 159-172). Dipnot Yayınları.

Arnett, J. J. (2009). The neglected 95%, a challenge to psychology’s philosophy of science. American Psychologist, 64, 571-574.

Aslan, Ş. (2013). Türkiye'nin etnik coğrafyası: 1927-1965 ana dil haritaları. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Yayınları.

Bayad, A., Şen, E., Alparslan, K. ve Eser, Ü. (2022). Toplum ve Psikoloji İlişkisini Kürt Meselesi Üzerinden Okumak. U. Şah, A. Gürel Kayaoğlu, B. Gürsel, D. Eroğlu ve E. Sandıkçı (Ed.), Eleştirel psikoloji: Yaklaşımlar, gündemler, tartışmalar içinde (ss. 311-335). İletişim.

Bayad, A. ve Şen, E. (2023). How did ‘Turkish’ psychology become the mainstream? A discourse analysis on the trajectory of its colonial legacy. E. Şen, E. Sandal Önal, M. Sefa Uysal ve Y. G. Acar (Ed.), Palgrave Studies in Political Psychology. The political psychology of Kurds in Turkey. Critical perspectives on identity, narratives, and resistance içinde (ss. 167-194). Springer International Publishing.

Bernal, G., Trimble, J. E., Burlew, A. K. ve Leong, F. T. (2002). Handbook of racial and ethnic minority psychology. Sage Publications.

Decolonial Psychology Editorial Collective. (2021). General psychology otherwise: A decolonial articulation. Review of General Psychology, 25, 339-353.

Doyle, M. (2023). Cold Peace: Democracies, autocracies, and the fate of Ukraine. Berlin Journal, 37.

Göregenli, M. (2010). Psikolojinin Kürt sorunuyla imtihanı. Eleştirel Psikoloji Bülteni, 3, 3-11.

Kayaoğlu, A. ve Batur, S. (2013). Critical psychology in Turkey: Recent developments. Annual Review of Critical Psychology, 10, 916-931.

Mugny, G. ve Perez, J. A. (1991). The social psychology of minority influence. Cambridge University Press.

Pérez, J. A., Kalampalikis, N., Lahlou, S., Jodelet, D. ve Apostolidis, T. (2015). In memoriam: Serge Moscovici (1925-2014). European Bulletin of Social Psychology, 27(1), 3-15.

Sue, S. (2009). Ethnic minority psychology: struggles and triumphs. Cultural Diversity & Ethnic Minority Psychology, 15(4), 409-415.

Teo, T. (2005). The critique of psychology: From Kant to postcolonial theory. Springer Science & Business Media.


[1] Fransızca aslı ‘La dissidence d’un seul’ olan bu başlık ilk kez Social Influence and Social Change kitabının 1979 yılındaki ‘Aktif Azınlıkların Psikolojisi’ (Psychologie des minorités actives) başlıklı Fransızca versiyonunda geçer.

[2] Sosyal psikolog olarak bilinse de Moscovici’nin ne sosyo-politik angajmanı ne de verdiği eserlerin çeşitliliği tek disipline sığamayacak kadar geniştir. Bkz. http://www.europhd.net/our-honorary-programme-director

[3] Türkçeye henüz çevrilmemiş bahsi geçen kitabın İngilizce başlığı: No Friends But Mountains

[4] Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği güncel verileri için bkz. https://www.unhcr.org/refugee-statistics/download/?url=IAr67y

[5] Henüz Türkçeye çevrilmeyen kitabın orijinal başlığı: Social Influence and Social Change

[6] Bahsi geçen taramayı Google Akademik üzerinden şu şekilde yaptım: https://shorturl.at/Y6CEj

[11] Batılı, eğitimli, endüstrileşmiş, zengin ve demokratik sıfatlarının ilk harflerinde oluşan İngilizce kısaltma (Arnett, 2009).

[13] Örneğin Kürtler hakkında yazılan ilk psikoloji tezi 2009, ilk psikoloji makalesi 2013 tarihlidir (bkz. bu sayıda, Şen ve ark., 2024).

[14] Psikoloji alanındaki azınlıklar ve özellikle Kürtler konusundaki suskunluğa eleştiriler yükseldi (Göregenli, 2010).

[15] E-posta grubundan ibaret küçük bir psikolog topluluğu, 2010 yılında Toplumsal Dayanışma için Psikologlar (TODAP) adıyla dernekleşti (Kayaoğlu ve Batur, 2013).